Kültür köprüsü “Borçalı elat şenlikleri” dinamitlenmektedir

Gürcistan siyasi haritası içinde bulunan Borçalı Mahalı, Azerbaycan kültür coğrafyasının bir parçasını oluşturmaktadır. Bu bölgede yaşamakta olan Türklüğün önemli bir bölümü tarihi süreç içerisinde Anadolu'ya yani Türkiye'ye göç etmiş, bir kısmı da Azerbaycan Cumhuriyeti siyasi sınırları içine çekilmişlerdir.  Bu asırlardır yaşanan ayrılığa son vermek adına, Borçalı Cemiyeti Başkanı Zelimxan Memmedli öncülüğünde "Borçalı Elat Şenlikleri" adıyla bir proje 2009 yılında bu kültürün parçalarını bir araya getirme fikri ile hayata geçirilmiştir. 8 Yıllık bir çalışmanın sonucu her geçen yıl üç ülkede de  toplumun ilgisi katlanarak çoğalmıştır. Borçalı Elat Şenlikleri doğal bir  kültür köprüsü olmasının yanında,  bir misyonu da Gürcistan-Azerbaycan-Türkiye  arasında  sosyal-kültürel ve siyasi  bağların gelişmesine katkı sağlamaktır. İşte! Çok önemsenmesi gereken bu köprü maalesef Gürcistan Devleti ve yerel idaresi olan, Dımanis Belediye Başkanı tarafından dağıtılmaya çalışılmaktadır. 2009 yılından bu güne kadar her yıl düzenli olarak, 26 Temmuz günü Borçalı Elat Şenlikleri adıyla,  Dmanis-Armutlu Yaylasında kutlanan  bu program, gerek Gürcistan'da, gerek Azerbaycan'da, gerek Türkiye'de olsun, bu kültüre aidiyet duyanların yoğun ilgisine mahzar olmuştur. Dünyanın bir çok ülkesinden bu şenliklere katılımlar olmuş ve  2015 yılında katılımcı sayısı 30 000 kişiyi geçmiştir. Bu arada 2015 yılında yapılan şenliklere Gürcistan resmi kurumları da katılım göstermiş Gürcü folklor kültüründen örnekler sunmuştur. Gürcistan yetkililerinin bu katılımı camiamızda büyük bir memnuniyet yaratmış ve bu yıl işbirliği içinde gerçekleştirilmesi kararı alınmıştır. Bu yıl da davet  üzerine  bu şenliklere katılmak için Gürcistan'a gittiğimizde Borçalı Elat Şenlikleri adıyla yapılmakta olan bu şenliklerin dönüştürüldüğünü  görünce üzüldük. Bizlerin beklentisi, Borçalı Cemiyet Başkanı Zelimxan Memmedli'ye geçmiş yıllarda konulan anlamsız ülkeye giriş yasağının kalkmasını beklerken Gürcü yetkililer, üç yıldır hiçbir gerekçe göstermeden Borçalı Cemiyet Başkanı Zelimxan Memmedli'ye ülkeye giriş yasağı aynen devam ettiğini gördük. Bu durum karşısında sivil toplum teşkilatları olarak, Gürcistan Ankara büyükelçiliği ziyaret edilmiş, bu durumun düzeltilmesini istemiştik. Ne yazık ki bu yılki şenlikleri resmi yetkililerin ele alması ile asıl maksat ortaya çıkmış bulunmaktadır.  Armutlu Yaylasının bağlı olduğu ilçenin resmi yetkilileri, bu şenlikleri kendilerinin yapacağını ve adını da değiştirdiklerini bildirdiler. Ayrıca Kutlamalarda Gürcistan,Azerbaycan ve Türkiye bayraklarının altında yapıla gelmiş ve her üç ülkenin bağımsızlık marşları ile açılış yapılmışken, bu bayramların dokusuna aykırı bir şekilde Türkiye ve Azerbaycan bayraklarının yerine de Gürcistan bayraklarının asıldığını gördük. Organizasyon komitesinin tüm çabalarına rağmen, Gürcistan yetkililerinin anlamsız tutumları sonucunda, sırf Gürcistan bayrağının altında ve şenliğin adının değiştirilmesinin kabul edilmez olduğunu bildiren bir kararla o sahnede kutlamalara katılmayarak, ayrı bir kutlama alanına geçildi. Tören öyle ya da böyle tamamlandı. Gelinen bu noktada Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan arasında yaratılmış olan dostluk ve iyi ilişkilerin büyük yara aldığını söyleyebiliriz. Borçalı Türklerinin bu güne kadar hem Türkiye'de hem de Azerbaycan'da Gürcistan'ın gönüllü diasporası olduğunu görmekteyken,  bu engelleme ile bu misyona büyük darbe vurmakta olanlar,  Gürcistan üst makamları tarafından uyarmalı ve bu hatanın düzeltmesini bekliyoruz. Tarih boyu Gürcülerle ortak yaşam ve kaderi paylaşan, dışarıdan Gürcistan aleyhine getirilen tüm tekliflerin karşısında olan Borçalı Cemiyeti ve Borçalı Türklüğü, Azerbaycan ve Türkiye arasında her zaman köprü konumunu ve de Gürcistan'ı bu iki ülkemizden ayrı görmeden geleceğine yön vermeğe çalışmaktadır. Arzumuz ve temennimiz, soydaşlarımızın bu duygularının zorlanmamasıdır. Hiçbir dayatmanın hiç kimseye yarar getirmeyeceğini bilen, aklı başında Gürcü yetkilileri bu konuda duyarlı olmaya davet ediyoruz. Son olarak buradan bizleri bölme çalışmaları yapanlara da bir çift sözüm var; sizler şahsi menfaatleriniz için milletin menfaatlerini ayaklarınız altına almış bulunmaktasınız. Engin bilgi ve sağlam karar sahibi bu halkın sizlere gereken cevabı vereceğini düşünüyorum...  

İyul 30, 2016 3:41

Tarih tekerrür mü ediyor?!

19.Yüzyıl ortalarında Rus çarlığı bir plan hayata geçirmiştir. Osmanlı İmparatorluğunun üzerinden güneye inme planları nı uygulamaya koymuştur. Osmanlıya savaş ilan etmeden önce içindeki bir milyon Müslümanı Osmanlı topraklarına sürerek, zayıf Osmanlı ekonomisini çökertme planıyla işe başlamıştır. Bu planı göremeyen Osmanlı duygusal bir kararla Rusya'dan gelen toplulukları Anadolu'nun değişik yerlerine yerleştirerek, hem zayıf ekonomik yapısının biraz daha kötüleşmesine, hem de iç dengelerin bozulmasına sebep olmuştur. Ekonomik çöküntüyü tamamladıktan sonra Rus ordusu  doğudan Anadolu'ya, batıdan Balkanlara doğru harekete geçmiş ve Osmanlıya en ağır darbeyi vurarak, sonun başlangıcını hazırlamıştır. 1950 li yıllardı, Türkiye Cumhuriyeti  hükümeti bir karar almıştı. Geçmişte iç isyanlara karışanların ülkeyi terk edenlerine ve ülkenin isyandan uzak bölgelerine göçürülenlerine geri dönüş affı sağlanmıştı. İsteyen geri dönebilir, istediği yere yerleşebilirdi. Hatta bu dönüşler için her gelen aileye 800 tl (80 koyun değeri) de hazineden para yardımı yapılmiştır.  Bu durum ,İran'da, Irak'ta ve Suriye'de nüfus kayıtları olmayan, doğru dürüst yaşam hakkı verilmeyen, onbinlerle ifade edilen Kürt  ailelerin akın akın Türkiye'ye akmasına sebep olmuştur. Demokrat Partinin seçim manevrası olarak yapılan bu hamle, Türk kimliği üzerine kurulmuş olan bu ülkenin demografik yapısını bir anda ters-yüz etmiştir. Bu günlerde yine yukarıdakilerin benzeri bir durumla karşı karşıya bırakılmış bulunmaktayız. BOP diye bilinen bir projenin işlenmekte olan son halkası, Suriye üzerinden hayata geçirilmektedir.  Ortadoğu'da cahil bırakılan halkların üzerinden, batı servislerinin eliyle uygulanmakta olan iç savaş senaryolarının sonucu olarak, yaşanır olmaktan çıkarılan Suriye'nin sivil halkları adeta Türkiye'ye zorla sürülmüştür. Bu halklarla tarihi ve kültürel bağlarımızın olması sebebi ile duygusal bir karar verme aşamasındayız. İşte! Yukarıda sözünü ettiğim oyun yine sahneye konulmaktadır. ekonomisi zaafiyet içinde olan Türkiye Cumhuriyeti'nin öncelikli olarak ekonomisini çökertme planının ilk aşaması uygulanmaktadır.  Üç milyon suriyelinin  yıllardır ülkemizde barındırılması ve bu gün de  vatandaş  olarak alınması, Türkiye'yi çökertme planının bir parçası gibi görünmektedir. Tüm bunları kaleme almış olmam, her hangi bir siyasi taraf olarak değil veya partizanca bir çalışma olarak algılanmasın; hatta halklar arasında ayrıştırmak adına bir çalışma olarak düşünülmesin. Şayet, öyle bir düşüncemiz olsa, Türk kimliği üzerine kurulmuş olan bu ülkeye Türk kimliği ile gelen ve vatandaşlık talebinde bulunan binlerce aydın ve entellektüel tanıdığımın kabul edilmediğini de geniş bir şekilde işleyebilirdim. Bu gün ülke olarak garantörü olduğumuz Nahçıvan bölgesinden bu ülkede aşı-ekmeği için bir şekilde  kaçak olarak yaşamakta olan ailelerin çocuklarının yıllardır eğitime katılmadığını bilen birisi olarak da kaleme almadım. 1933 yılında kanun nezdinde çıkarılmış olan bir kararnamede "ülke sınırlarından giriş yapan ve Türk olduğunu ifade eden her kes vatandaşlığa kabul edilecektir." sözünü de dikkate almak gerektiğini dile getirmedik. Şu anda mevcut gerçekler üzerinden ve de gelecekte neler olabileceği  varsayımından yürüyerek sonuçları ortaya koymaya çalışmaktayım.  

İyul 11, 2016 3:39

Güneyden bir Samed geçti…

Samed Behrengi, 24 Haziran 1939 yılında Tebriz'in yoksul ailelerinden  birinde dünyaya geldi .  Kim bilebilirdi ki, mücadelelerle dolu kısacık bir hayat yaşayacak. O kısacık hayatına, bir çoklarının uzun ömründe yapamadıklarını  sığdıracak. Samed Behrengi, herkes gibi doğup-yaşayıp çekip gitmedi... Hatta, bu gün bile ölümü sırlarla kaplı kalmış değerli bir kalem ustasıdır ve eserleri ile yaşamaktadır. Adını ilk kez öğretmen olarak çalıştığım yıllarda duymuştum.  O' nu yazdığı "Küçük Kara Balık" adındaki hikayesi ile tanımıştım. Mesleğim gereği, öğrencilerime uygun ve okuduğunda keyif alacakları hikayeleri  araştırırken yukarıda sözünü ettiğim hikâyesini elime aldığımda kullanılan dili beni mest etmişti. Hakkındaki bilgileri okuduğumda bende biraz daha merak uyandırmıştı. Güney Azerbaycanlı olduğu ve de köy köy dolaşıp öğretmenlik yaptığı aynı zamanda halk hikâyelerini derleyip,  bu gün Türkiye Cumhuriyetinin okullarında okutulacağını nereden bilebilirdi ki ? O, aklının kestiği  günden halkının ve kültürünün hırpalandığına şahit olmuş ve kalemi ile bu mücadelenin bir parçası oluvermişti. Ömrünün kısa olacağını sanki hissetmiş gibi yoğunluklu olarak hikayelerini yazmakla meşguldü. Yaşadığı  dönemde İran'da inanılmaz şeyler olmuş , bir yıllık bağımsızlığını yaşayan "Güney Azerbaycan" 1946 yılında Sovyetlerin satışı ile Amerikan destekli İran ordusu tarafından adeta felç edilmişti. İşte! O yılları yaşamış olan Samed Behrengi, kalemini halkının emrine sunarak adeta, haksızlıklara karşı başkaldırının ve itirazın sembollerinden birine çevrilmişti. Yazmakta olduğu her hikaye toplumuna bir ders niteliğindeydi. İran'da artık en çok okunan hikâyecilerden birisi olmuştu. Bu durum karşısında İran istihbaratı da boş durmuyor, Samed Behrengi'yi gölge gibi takip edilmekteydi.  Dünyada "sol" rüzgarlarının estiği yıllardı. İnsanların eşitliğinden dem vurulmakta bir çok azlıklara bile bağımsızlık verilmekteydi. Oysa yaşamakta olduğu azınlığın çoğunluğa hakim kılındığı ülkesinde, milleti için istediği çok şey değildi.  Sadece eşit vatandaşlar olarak, kendi kültüründe yaşama arzusuydu Samed'in.  Eline silah almayı sevmezdi, onun silahı kaleminin keskinliği idi. Fars rejiminin bu kaleme tahammülü yoktu, Samed'i de silahla yok etmediler... 31 Ağustos 1967 günü  28 yaşında bir haber geldi ki, Samed Behrengi Araz'da boğulmuştu.  Çok iyi yüzme bilmesine rağmen  kayıtlara, Aras'ın debisinin en düşük olduğu bir zamanda  boğulma olarak kayıtlara geçmişti... O kısacık ömründe tarihe keskin hatları ile iz bırakan Samed Behrengi, bu gün dünyanın bir çok dillerine çevrilmiş ve bir çok ülkenin okullarında okutulmaktadır. Böylesine değerli bir yazarımız adına tek tesellim; tüm eserlerini öğrencilerime set olarak alıp okutmak olmuştur. Güneyli Samed Behrengi'yi, Kuzeyli Mikail Müşfik'in talihine benzetirim. Az ömürlerinde toplumlarına her ikisi de çok şey bırakmışlardır. Her ikisine de Allahtan rahmet diliyorum. Buradan bir söz de onun eserlerini Türkçeye aktaran, İldeniz Kurtulan'a açmak istiyorum. Sayın İldeniz Kurtulan, bir dantel titizliğinde böylesine değerli bir yazarın eşsiz eserlerini Türkçemize kazandırarak, büyük hizmet etmiştir. onu da buradan rahmetle anıyorum.    

İyun 30, 2016 10:23

Azerbaycan ekonomisinde zaafiyetler

Bir eğitimci olarak, alanım dışında bir konuyu ele almak istiyorum. Ekonomi, ülkelerin ve milletlerin değerlerinin yabancılaşmaktan korunabilmesi için  öncelikli olarak, toplumunu eğitmeli ve ekonomisini güçlendirmelidir. Aksi taktirde egemen güçlerin oyuncağına çevrilirler. Günümüzde bunun çevremizde örnekleriyle yaşamaktayız. Güçlü bir ekonomik yapı  hem özel sektör hem kamu sektörlerinin canlı tutulması ile oluşur. Hatta, gelir alanlarını da çeşitlendirmek gerekir. Şayet öyle olmazsa, bu günkü durum kaçınılmaz olur. Tek kalem gelir tarzı ile yürümekte olan Azerbaycan Ekonomisi, tüm enerjisini Petrol ve doğal gaza gelirlerine bağlarsa, global sistemde petrol inikasları Azerbaycan ekonomisini  agresif tansiyonlu hastaya çevirir. Her enerji değerleri düştüğü zaman ekonomi de git-geller yaşar ki bu da girişimcilerin güvenini kaybetmesine sebep olur. Oysa Azerbaycan'ın çok verimli toprakları var ve geleceğin  en geçerli gelir kalemi olarak tarım üretimi gelecektir.  Toplumu top yekün üretime katmanın en doğru yolu da tarım politikalarını dengeli bir biçimde yürütmektir. Tarımda verimliliği artırmak, ihracat kalemlerinden birisi de tarım ürünlerini yapmaktır. Bu gün yanı başındaki Rusya tarım ürünlerini ihraç edebileceği en geniş pazar olarak Azerbaycan tarımının ürettiklerine muhtaçtır. Rusya'nın dış pazarlardan ithal edeceği hiçbir ürün Azerbaycan maliyetleri kadar düşük olma şansına sahip değildir.  Ayrıca Turizm potansiyelini de harekete geçirmelidir ki tarihi dokusu ve bozulmamış doğası ile turizmi de gelir kalemlerine katmalıdır. Turizm konusunda dikkat etmesi gereken bir nokta var ki, maliyetleri kontrol etmelidir ve rekabet gücünü artırmalıdır. Bu gün Türkiye'den Avrupa'ya giden bir turist bir haftalık paket turuna, gidiş-dönüş biletleri de içinde 600 euro öderken, Azerbaycan' gelen bir turist aynı süre ve şartlarda 1000 euro ödemek durumunda kalmaktadır. Bu da Azerbaycan'ın turizmde rekabet gücünü elinden almaktadır.     Azerbaycan'ın tüm yükünü petrol ve doğalgaz gelirlerinin üzerinden almalıdır. Yukarıda sözünü ettiğimiz alanları aktif hale getirdikçe, ekonomisini kırılganlıktan kurtaracağı gibi, işsizliği de ortadan kaldırmış olacaktır.  Umarım, sözünü ettiğimiz konularda Azerbaycan Hükümeti de makul çalışmalar yapar ve milyonlarca insanımızın ekmeğini dışarılarda aramasının önünü kesmiş olur.

İyun 20, 2016 4:11

Azerbaycan diasporası kurultayı arkasından…

Diaspora, her hangi bir ulusun veya inanç mensubunun anayurdu dışında yaşadığı yer, anlamında kimine göre yunanca, kimilerine göre de Fransızca bir terimdir. Belki de  adına bakanlık kurulan tek ülke  Azerbaycan'dır.  Dünyanın her yerine dağılmış olan güneyi ve kuzeyi ile Azerbaycanlılar için çok büyük önemi vardır. 200 yıllık bir süreç Azerbaycan coğrafyasında yaşamakta olan Türkler, çeşitli sebeplerle yurdundan ve yuvasından sökülmüş ve dünyaya yayılmışlardır. Bu akış bu gün de ne yazık ki devam etmektedir. Öngörüsü yüksek bir lider olan Haydar Aliyev, Dünyanın çeşitli ülkelerine yayılmış olan Azerbaycan kimliğine aidiyet duyanların kimliklerini koruması ve gücünün bir araya getirilerek gelecekte Azerbaycan Cumhuriyeti'nin destek noktası olması için 31 Aralığı Dünya Azerbaycanlılar Günü olarak kutlanmasını karar aldırmıştır. Dış dünyada Azerbaycan'ın sesi ve kulağı olması için, her ülkedeki temsilcilikleri belli aralıklarla toplayarak  dönem dönem muhasebat yapılmasını sağlamıştır. hatta, yukarıda da belirttiğim gibi belki de dünyada ilk ve tek diaspora bakanlığı kurdurmuş ve de bütçesini koymuştur. Azerbaycan Coğrafyasının dışındaki Azerbaycanlıların sayısı birçok ülkenin nüfus sayısından daha fazla olmasına rağmen "Diaspora" adına faaliyetler beklentileri karşılayamamaktadır. bunun bir çok sebebi vardır. Başlıca, diaspora yapısının yeterince sağlıklı ve amaca uygun işlerliğini ortaya koyamamaktan kaynaklanmaktadır. Geçtiğimiz günlerde Bakü'de 4. Diaspora kurultayı yapıldı. Buradan sormak istiyorum ki kurultay amacına ulaştı mı? Hedeflenen neydi, nasıl sonuçlandı? Bu soruların cevabını bana samimi ve açık yüreklilikle verebilecek birisi çıkamaz. Çıkamaz diyorum çünkü, sadece "Ben yaptım-oldu" mantığı ile yapılan bir toplantıydı. O kurultaya katılan tanıdığım birçok değerli dostum da vardı ancak, amaç uygun düşmeyen o kadar çok şey vardı ki saymakla bitmez. Kurultayın tek olumlu gördüğüm yanı, sayın cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in samimi ve net konuşması oldu. Bir çok ödül dağıtıldı, genellikle  kişisel ilişkilerin belirlediği, birilerini taltif etme adına işler yapıldı. Elbette hakkı ile orada olanlar ve aldıkları ödülü hakedenler de vardı. Şu kadarını söyleyebilirim ki alması gerekenlerin çoğunluğu orada yoktu. Bunlara bir kaç örnek verecek olursak: 20-25 yıldır Türkiye'de Azerbaycan sanatının zirvelerinden olan dostlarımızdan bazılarını buradan zikretmekte sakınca görmüyorum. Türkiye Kültür Bakanlığının Tar sanatçısı Abdullah Kurbani, Eskişehir Anadolu Üniversitesinin Qarmon sanatçısı Rafik Asgerov, yine Afyon-Kocatepe Üniversitesinin Piyano ve klavyeli çalgılar sanatçısı Natig Rızayev bunlardan sadece bir kaçıdır. Bu sözünü ettiğim sanatçıların her biri bir misyoner edası ile her nerede olursa olsun, Azerbaycan sanatının icrası için çağrıldıkları zaman para-pula önem vermeden istenilen yere gidip sanatını icra etmekten asla imtina etmeyen değerli üstatlarımızdır. Her biri ayrı ayrı şehirlerde yaşamalarına rağmen, şahsen İstanbul Azerbaycan Kültür Evi olarak bizlerin yardım çağrılarına da yüksünmeden kalkıp İstanbul'a kadar milletine ve sanatına olan sevgileri uğrunda gelebilen değerlerimizdir.  Maalesef, söz konusu kurultayda olması gerekenlerden sadece bir kaçından bahsedebiliyorum. Bunların dışında, Azerbaycan'ın bağımsızlığından önce 1990 öncesinde de bizler Türkiye'de yaşayanlar olarak gönüllülük çerçevesinde, beklentisiz bu kültürün neferleri olarak karşılıksız bir sevgi ile hizmetimizi vermişizdir. Milletimiz var olsun şiarı ile yürümüşüz. Bunun karşılığı olarak milletimizin taktirleri bizim için en büyük ödül olmuştur. Bu gün de aynı ruh ve duygu ile yolumuzu yürümekteyiz...      

İyun 13, 2016 2:55

Coğrafyamızda son günlerdeki gelişmeler ve sonuçları

- İran'a karşı baskılar kaldırıldı. Bundan sonra bölgemizdeki ilişkiler nasıl olacak? İran'ın konumu güçlenecek mi? İran'a karşı Batının ambargoları kalkması İran'ın elini kısmen de olsa rahatlatacaktır ancak İran'ın tamamen rahatlayacağı anlamına gelmez. Dünya siyaseti bir satranç oyununa benzer; bu oyunda yapılan basit hamlelerden sadece birisi yapıldı. Bununla Batı cephesi sadece Shnagay birliğine bir çatlak yaratma düşüncesi ile bu hamleyi yapmıştır. Bölgemizdeki ilişkilere gelince; bölge ilişkileri de sadece kısa bir süreliğine rahatlamış gibi görünecektir. Ne İran'ın Azerbaycan hakkındaki düşünceleri değişecek, Ne Türkiye'ye bakışı değişecektir. Aynı şekilde Türkiye ve Azerbaycan'ın da değer yargıları İran için değişmeyecektir. Hatta önümüzdeki süreç bu ülkeler arasında ilişkiler direk veya endirekt olumsuzluklar içermektedir. Dahası İran'ın içeride demokratikleşme hayata geçirilmedikçe problemleri artacak ve bu İran'ı daha da agresifleştirecektir. -  Batı-İran gerginliğinin yumuşaması ve yakınlaşması coğrafyada Azerbaycan-Türkiye ilişkilerine nasıl tesir edecek? Batı-İran yakınlaşması, Türkiye ve Azerbaycan'ı İran karşısında üstün kılmayacak, sadece ekonomik ve ticari anlamda biraz rahatlatma yaaşanacaktır. İran'ın asıl siyaseti asla değişmeyecektir.Burada İran'ın siyaseti Türkiye karşıtı bir siyaset uygulama üzerine kurulmuştur.Her ne kadar böyle olmadığını söyleseler de geçmişe baktığımız zaman, tecrübelerimiz bize bunun böyle olacağını söylemektedir. - Rusya və İran gibi büyük devletler arasında kalan Azerbaycan bundan sonrasında harici siyasetini nasıl yürütmelidir? Azerbaycan bu günlerde hem ekonomik hem de siyasi olarak, sıkıntılı bir döneme girmiştir. Geçmişten beri bu durumu siyasi olarak çok farklı olmasa da bu gün Türkiye ile yakın ilişkileri olmasından dolayı, Türkiye- Rusya ilişkileri bozulduğu için ve tabii ki Azerbaycan'ın Türkiye'den yana tavır alması, Rusya'nın tepkisini çekmiş durumdadır. Ancak; Rusya'nın da Azerbaycan'a karşı bundan daha fazla bir baskı yaratması söz konusu olamaz. Çünkü; rusya'da eskisi kadar güçlü değil. Şu anda hem Türkiye'ye karşı hem de Azerbaycan'a karşı yapabileceği en yüksek düzeyde baskı kurmaya çalıştı ancak, bu durumun sürdürülebilir olduğunu düşünmüyorum. Azerbaycan geçmişten beri uygulamakta olduğu denge politikasını uygulamaya devam etmelidir. - İran'la arasını düzelten batı ülkeleri için önümüzdeki süreçte Azerbaycan'ın önemi azalabilir mi? Azerbaycan'ın bu günlerde ticari anlamda zaafiyet yaşaması söz konusu olabilir ama bu demek değildir ki stratejik anlamda Azerbaycan'ın önemi azalacaktır. Tarih boyu Azerbaycan coğrafyada her zaman önemli bir yer tutmuştur ve tutacaktır. - Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin şu anki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu ilişkilerimizi dahada geliştirmek için neler yapmalıyız? Türkiye ile Azerbaycan, derinliği geçmişten gelen sağlam ve köklü ilişkileri olan iki kardeş ülkedir. Bu kardeşlik sözde değil, özden gelen bir hakikattır. Bu gün yönetenlerimiz de bilmelidir ki politikalarımız uzun vadeli birliktelikler üzerine kurulmalıdır. Her iki ülkemizin de buna ihtiyacı vardır. dünya dengelerini gözardı etmeden, geleceğe dönük, ideal politikaları da dikkatle hayata geçirmeleri gerekmektedir. Milletimizin kültür bütünlüğünü koruması hesabına yapılacak bir çok çalışmalar vardır, bunlardan en başta geleni eğitimdir. Temennim- milletimiz arasındaki kardeşlik duygusunun, yöneten kadrolarca da benimsenip uygulamaya konulmasıdır.        

May 27, 2016 4:14

Azerbaycan Türkleri Türk dünyasının güzide bir parçası…

Geçtiğimiz günlerde İran resmi kanallarından birinde çok sinsice ve bilinçle tezgahlanmış bir oyun sahneye konulmuştu. Bu oyunun temelinde Türklüğü aşağılayan ve hakir gören bir zihniyet vardı. Olayın gerçekleştiği ilk günlerde duygusal tepki vermeden önce sağduyulu düşünme ihtiyacı ve ihtiyatı ile yazmadım. Bu günlerde hadisenin biraz durulduğunu düşünerek kaleme almayı uygun gördüm. Öncelikle oyunun bir otelde geçmesinin ve otel işletmecisinin Fars, otelde konaklayanların ise dilinden Türk-aksanından ise Azerbaycan coğrafyasından olduğu anlaşılmaktadır. Bu düşünce ile İran’da yaşamakta olan Türklerin geçici, Farsların ise o yerin sahibi olduğu mesajı verilmektedir. Sanırım böylesine saçma bir düşüncenin dayatılmasına “DUR” deme zamanı geldi-geçiyor. Aynı oyunda Türklerin kaba, cahil, görgüsüz ve temizlik anlayışından yoksun olduğu izlenimi vermek için, konuk olanların otel odasının koktuğunu söylemesi üzerine, güya bir ön araştırmadan sonra anlaşılıyor ki kokunun odadan değil, konuk çocuğun ağzından geldiğini tespit etmiş oluyorlar. Bu tespiti biraz daha irdelediklerinde yine görülüyor ki çocuk diş fırçası diye, tuvalet fırçasını kullanmış. Tüm bu sahnelerin her biri detaylı bir şekilde ve ustaca işlenmiştir. Bu gelişmeler karşısında İran resmi yetkilileri yapılan bu hatayı düzeltme yoluna gittiklerini göstermek için oyunu sahneye koyanları işten el çektirmişler ve hedef kitleye yönelik yetkililer “ÖZÜR” mahiyetinde bir açıklama yapıyorlar. “BU YAPILANLARI TASVİP ETMİYORUZ, BİZ AZERİLERDEN ÖZÜR DİLİYORUZ !” Özrü kabahatinden büyük! İran coğrafyasında günlerdir tepki protestoları var ve “HARAY HARAY MEN TÜRKEM!”sloganları ile İran’ı sallamaktalar, oysa, onlar azerilerden özür dilemekteler! Kim bu azeriler? Böyle bir millet var mı? Yoksa İran yönetimi nüfusunun çoğunluğunu teşkil eden Türklerden haberi yok muydu? Acaba İran Yönetiminin onların Türk değil “AZERİ” olduğunu söylemesinde bir maksatları mı var? Tüm yukarıdaki sorularımızın bir tek cevabı var. Evet! İran Yönetiminin, Azerilerden özür dilemesinin bir maksadı var. İran’da yaşamakta olan Azerbaycan Türklüğünün Türk kimliğinden rahatsız olan İran yönetimi bunu sulandırmak ve “AZERİLİK” diye bir millet var etme anlayışının bir sonucudur. Bir taraftan Azerilik, diğer taraftan Azerbaycanlılık kavramları ile milli Türk kimliğinin sulandırılmasından biz Azerbaycan Türklüğü rahatsızlık duymaktayız. Biz Azerbaycan Türkleri olarak, Türk dünyasının güzide bir parçasıyız. Nasıl ki Balkan Türklerine “Balkani” denilmiyorsa, nasıl ki Kırım Türklüğüne “Kırımi” denilmiyorsa, Azerbaycan Türklerine de “Azeri” denilmesi, bir oyunun parçasıdır. Tüm bunlardan sonra, İran Yönetimini akıl yoluna davet ederek, Başta Türklük olmak kaydı ile İran Türklüğünden özür dilemesini talep ediyoruz. Ermenilere, Kürtlere verdikleri anadilde eğitim haklarından, bir parçasını da İran sınırları içinde(Farslardan bile çok) birinci çoğunluk olan Azerbaycan Türklüğüne ve de İran Türklüğüne vermesini bekliyoruz. Aksi taktirde her geçen gün İran’ın kan kaybedeceğini, emperyal güçler için yeni oyun sahası olacağını hatta üçüncü dünya savaşının bölgemiz sınırları içine sıkıştırılmak istendiği bu günler için uygun biz zemin yaratmaktan ibaret olacağını buradan beyan ediyorum. Bu durumun, bölgemizdeki hiç bir halkın yararına olmayacağı gibi Farsların da yararına olmayacaktır…  

May 14, 2016 3:23

Kafkasya’da farklı senaryo veya emperyal güçlerin istediği “Kafkas Seymi”…

Dünya Savaşının şiddetinin azaldığı ve galip ile mağlubun belirginleştiği günlerde, Kafkasya'da farklı bir senaryo yürütülmekteydi. Türkler-Gürcüler ve Ermenilerden ibaret oluşturulmak istenen "Kafkas Seymi" , Emperyal Güçlerin istediği bir şeydi çünkü o bölgede var olan, Bakü petrolünün yanında stratejik öneme sahip bir bölgeydi. Kafkasya'nın üç ortaklı da olsa bir federasyon olması kontrolünü daha kolaylaştıracaktı. Çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu bu yapı gelecekte hakimiyetin Türklerin egemenliğinde olması demekti. Bu durum karşısında önce Gürcüler27 mayıs 1918 de, Almanların desteğini alarak kendi bağımsızlıklarını ilan ettiler. Azerbaycan Coğrafyasında da Türkler bağımsızlığını 28 Mayıs 1918 tarihinde ilan edince, bölgede dağınık halde yaşamakta olan Ermenilerin çoğunluk olduğu bir yer olmadığı için bağımsızlık ilan edebileceği bir yer de yoktu. Kafkas Seymi'nde Ermenileri temsil eden yetkililer, Azerbaycan yetkililerinden geçici olmak kaydı ile çoğunluğu Türklerden ibaret olan Revan'ı hükümet merkezi olarak kullanmak ve bağımsızlığını buradan ilan etmek istemişti. Azerbaycan Hükümeti de durumun nazikliği karşısında kabul etmek zorunda kalmıştır. Sonrasın da Ermenistan bağımsızlığını ilan etmiştir. Tüm bunlar çok hızla yaşanırken Ermeniler, Bu günkü Ermenistan adlandırılan topraklarda Türklerin varlığının Ermenilerden çok daha fazla olduğunu bildiği için o topraklarda bir şekilde çoğunluğu elde edebilecekti. Geçmişten beri Ruslarla işbirliğie gitmiş olan Ermeniler, bir yandan da İngilizlerin desteğini alarak, tüm Azerbaycan Coğrafyasında toplu katliamlara kalkıştılar ve düzenli orduya sahip olan Ermeniler, silahsız ve askeri eğitimden yoksun Azerbaycan Türklüğünü 1918 başlarında toplu katliamlara başladılar. Bu durum hem Rusyanın, hem de İngilizlerin işine geliyordu. Milli kimliğe dayalı Azerbaycan Türklüğünün hamlesi her iki gücün de işine gelmemekteydi. Dolayısı ile Daha önce, bu konuda Ermenilere destek sözü veren Ruslar ve sonrasında İngilizler Ermenilerin bölgedeTürklere karşı katliamlarına göz yumdular. Özellikle İngilizlerin o bölgede Ermeni Taşnak ve Hınçak Partilerini destekleyerek, Türk ve Müslümanların kıyımına göz yumdukları aşikardır. Neden Ermeniler desteklenmekteydi? Bu sorunun cevabını şöyle verebiliriz: Ruslar, savaş süresince Osmanlıya karşı Ermenilerden yararlanmışlar ve onlara Anadolu'da devlet kurma sözü vermişlerdi. İslam Dünyasının büyük bir bölümünü egemenliği altında tutmakta olan İngilizler ise bölgede bağımsız bir Türk ve İslam devletinin diğer bölgelerdeki Müslümanlara ve Türklere kötü örnek teşkil edeceği için, asla bağımsız bir Türk ve Müslüman devlet kurulmasına razı değildi. Bunun için Ermenileri desteklemekten çekinmeyen İngiltere'nin siyaseti tüm İslam Alemine ve dolayısı ile Türklüğe karşı acımasız bir yol izlemekteydi. Özellikle Türklerin yoğun yaşadığı yerlerde Türk olmayan unsurların desteklendiğini biliyoruz. Örneğin, Kafkasya'da Ermenilerin, İran coğrafyasında Farsların, Arap coğrafyasında ise zaten Arapların Türklere karşı yürüttüğü politikaların tamamı İngiliz desteği ile yürütülmekteydi. İşte! Yukarıda saydığımız bu faaliyetlerin sürdüğü bir sırada, savaşta yenilgisi kaçınılmaz olan Osmanlı Devletinin son hamlesi Azerbaycan'daki katliamların önünü almak için Kafkas İslam Ordusunu Azerbaycan'a yollamıştır. Şunun da altını çizmeden geçemeyeceğim; Bu ordunun Azerbaycan'a gönderilmesinin en önemli faktörü Enver Paşadır. Kardeşi Nuri Paşa ve tecrübeli komutanlarından biri olan Mürsel Paşayı bu ordunun başına getirmiştir.Hatta bu ordu Osmanlı kayıtlarında dahi gösterilmemiştir. Osmanlı Devleti teslim olduğu zaman tüm ordularını dağıtırken Kafkas İslam Ordusunu dağıtmamıştır. Galip devletler, Azerbaycan'daki Kafkas İslam Ordusunu da dağıtın dediği zaman , Osmanlı Devleti, bizim kayıtlarımızda öyle bir ordu yoktur, oraya gidenler İslam Gönüllüleridir, diyerek kayıtlarını göstermiştir. Azerbaycan'da Ermeniler dışarının desteği ile hem düzenli bir orduyu çok hızlı bir şekilde oluşturup, bölgede katliamlar yapıyor, Anadolu'da kuramadıkları devleti Azerbaycan Topraklarında hayata geçirme çalışmalarını kararlı bir şekilde gerçekleştirmeğe başlamışlardı. Tam da bu sırada Kafkas İslam Orduları Azerbayca'a intikal ediyorlar. Gence'de bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan Halk Cumhuriyeti'nin merkezini Ermenilerden temizledikten sonra Şeki'de, Şamahı'da ve Quba'da temizlik harekatı devam ediyor ve O bölgede yapılan savaşlarda düzenli Ermeni ordusunu yenerek, imha ediyor. Bakü'ye hareket eden Kafkas İslam Ordusuna Azerbaycan'dan da bir hayli gönüllü katılım göstererek, Anadolu ve Azerbaycan kardeşliğini adeta perçinlemişlerdir.Nihayetinde Bakü petrollerini elinde tutmak isteyen İngilizler, Ordumuz karşısında tutunamayacağını anlayınca 15 eylül 1918 de şehri boşaltmak zorunda kalıyor. Kafkas İslam Ordusu, Azerbaycan'da yaklaşık olarak kaldığı 15 ay müddetinde, o bölgede Ermenilerin bir daha düzenli ordu kurmasına imkan vermemiştir. Tam da söz konusu tarihlerde Anadolu Hareketi(Kurtuluş Savaşı) başlamıştır. Dolayısı ile Anadolu'ya da inmelerinin önü kesilmiştir. Böylelikle"Doğu Cephesi" emniyet altına alınarak, Anadolu'da verilen Kurtuluş Savaşı'na çok büyük desteği olmuştur Burada bir şeyin de altını çizmek istiyorum ki sakın Anadolu Hareketi, diğer bir adı ile Kurtuluş Savaşı'mızı ve Mustafa Kemal Atatürk'ü küçümsemek olarak ve ya onların cansiperane mücadelelerini değersizleştirmek olarak algılanmasın. Tarihe bütünsel olarak bakılması gerektiğinin doğru olacağı düşüncesi ile bunları kaleme almış bulunmaktayım.            

May 7, 2016 3:59

İKİ DEVLET BİR MİLLET…

Bu sözün derinliğini anlayabilecek kadar olgun düşünceye sahip miyiz ? Yetkililerimiz her görüştüklerinde, bu sözün dillerde pelesenk olduğunu görüyoruz. Bu söylem, gerçekten toplum ve millet anlayışında hayata geçirildiği zaman, milletin bütünlüğüne açılan kapı gibi görünmektedir. Elbette, bu duygu eyleme dönüştürüldüğü zaman karşısı alınamayacak bir enerjiye dönüşebilecek bir güce sahip olur. Ulusal anlamda her iki devletinde geleceği açısından çok önemli bir yer tutmakta olan altın değerindeki bu sözün sadece söylemde kalmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Geçtiğimiz yıl bir program çerçevesinde Halkalı semtinde bulunduğum sırada gördüğüm ve şahidi olduğum bir olay karşısında inanılmaz bir şok yaşadım ve sarsıldım. Halkalı’da bizim insanlarımız, yani Azerbaycan vatandaşı olan, “milletimiz” dediğimiz büyük bir kitlenin yaşadığını öğrendim. Her birinin oraya geliş hikâyesinin olduğuna hiç şüphem yok. Ancak, temelde herkesin geliş amacı aşağı-yukarı aynıdır. Bir şekilde yurdundan-yuvasından kopup gelen bu insanlarımızın tek derdi, bir parça ekmek ve geçim derdidir. Azerbaycan’da yaşadığı hayatın yetersizliğini gerekçe göstererek, kardeş yurdunda nasibini aramaya kalkışmış ve kimisi 5 yıl, kimisi 10 yıl, kimisi de 20 yıldır Türkiye’de-İstanbul’un çeşitli semtlerinde, hatta başka şehirlerde yaşam kavgasına koşulmuşlardır. Bazıları ailesi ile buralara geldiği zaman çocukları 7-8 yaşlarındaymış. Bu gün ise o çocuklar, büyümüş, evlenmiş, aile kurmuş, çoluk-çocuğa karışmışlardır. Elbette olmalıdır, bizim gibi komşu ülkelerdeki problemleri kendi problemi gibi gören, onların vatandaşlarına kol-kanat geren her zaman komşusuna kucak açan bir ülke, elbette kardeşine de kucak açmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti olarak ve Türk insanı olarak daima çevremize karşı duyarlı olan bir milletin evladı olmaktan gurur duymuşumdur. Sizleri hamaset nutukları atarak yormak istemiyorum ve konunun özüne gelmek istiyorum. Ağırlığı Nahçıvan olmak üzere, Azerbaycan’ın birçok bölgesinden buraya gelmiş olan, bu insanlar yaşama tutunmaya çalışırken, geçim derdiyle çok zor şartlarda yaşam mücadelesi verirken, pasaportlarının süresi geçmiş ve yıllarca bu ülkede “KAÇAK” olarak yaşamışlar. Çocuklarını evlendirmişler, pasaportlarının süresi dolduğu için resmi evlilikleri yapılmamış ve gayrı resmi bir evlilikle yaşamaktadırlar. Onların çocukları olmuş nüfus kayıtlarını alamamışlar. Nüfus kayıtları olmayan çocukların okul yaşları gelmiş ve okullara alınmıyorlar. 12 yaşına gelmiş çocuklar eğitimsiz olarak geleceği adımlamaktadırlar. Şu anda sadece İstanbul’da bu durumda olan binlerle ifade edebileceğimiz çocuklarımızın varlığı beni dehşete düşürmektedir. Bu çocuklar milletimizin geleceği ve yarınlarıdır. Geleceğimizi kendi ellerimizle karattığımızı söylemeye bilmem gerek var mıdır? Bu durumun sorumlularının öncelikli olarak, ailelerinin olduğunu söyle biliriz. Bu konuda ailelerin yerine kendimizi koyarak “EMPATİ” yapalım. Öncelikli olarak çocuklarımın karnının doymasını sağlamaya çalışırım. Bunu meşru zeminde yapamıyorsam, gayrı meşru zeminde yapmaya çalışırım. Eğitimini ikinci sırada düşünmeye başlarım. Şayet, resmi şartlar beni işimden, çocuklarımı aşından edecekse kanunlara uygun davranmamı kimse beklemesin… Bu noktada ne yapabilirim: Örgün eğitime müracaat ettiğim zaman benden kayıtlar istendiğinde, kayıtsız olduğunu söylersem, eğitime alınmıyor. Azerbaycan’a gidip kayıt yaptıracak olsam, pasaportumdaki zaman aşımından dolayı bir daha beni yurtdışına çıkarmayacaklar. Böylece, buradaki işimi de kaybetmiş olacağım. Çocuklarım ekmeğe muhtaç olacaklar, perişan olacaklar. “İyisi mi, ben işimi, çocuklarım aşını kaybetmesin, gerisi Allah Kerim…” 21. Yüzyılda, böyle bir olumsuzluk karşısında, her iki ülkenin yaptığı ne var? “ Her iki devletimiz el ele vermiş, çocuklarımızın geleceğini karatmaktadır.” Üzülerek söylemeliyim ki bu çocukların ana-babası kadar her iki devlet yöneticilerimiz de sorumludur. Her iki ülkemiz de uluslararası anlaşmalara imza koymuştur. Sınırları içerisinde yaşamakta olan ve eğitim yaşındaki her çocuğun eğitim hakkından sorumludur. Yetkililerin derhal bu duruma el koyması ve gereğini yapmasını bekliyoruz. Gelecek eğitim dönemine kadar bu konuda gerekli çalışmaların yapılması ve geçte olsa hataların düzeltilmesini beklemekteyiz. Özellikle; Türkiye Cumhuriyeti tarafı olarak, çocukların geçici de olsa kayıt altına alınarak eğitimden mahrum bırakılmaması gerekir. Aksi takdirde “İki devletimiz el ele vermiş bu milletin geleceğini mahvediyor…” Kanaati ve düşüncesi bizlerde oluşmaya başlayacaktır. TÜRKİYE'DE YAŞAMAKTA OLAN ÇOCUKLARIMIZLA İLGİLİ YAPILABİLECEK NELERDİR? Türkiye'de kaçak yaşamakta olan ailelerin çocuklarıyla ilgili öncelikli olarak Azerbaycan Cumhuriyeti'nin adımlar atması gerekiyor ki onların süresi geçmiş pasaportlarının yenilenmesi gerekmektedir. Bu konuda , Türkiye'de yaşamakta olan aileler topluca Azerbaycan'a giriş yapacak olsalar, Türkiye'den çıkış yaparken kalma süresini geçirdiği için onların adları kayıt altına alınarak, tekrar Türkiye'ye girişlerine problem olacak diye ülkeden çıkmaktan korkuyorlar. Bu aileler yıllardır buradaki yaşamın içindeler ve aşını-ekmeğini kazanacak bir ortamı bulmuş ve yaşamaya çalışıyorlar. Söz konusu problemler,sadece onların değil, bu milletin geleceğinin problemleridir. Bunu nasıl çözebiliriz? 1-İki ülke arasında bu problemle bağlı görüşmeler yapılır ve bir komisyon kurulur, komisyon da bu sıkıntıdan kurtulmak için aşağıdaki yol haritasına uygun hareket ederek, sonuca gidilir. 2- Azerbaycan Cumhuriyeti içişleri Bakanlığından bir veya iki eleman göndererek Azerbaycan-İstanbul Konsolosluğu bünyesinde o ailelerin tüm elemanlarının pasaportlarını yenilenmesi- düzenlenmesini sağlamak. 3- Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı da onların bu güne kadar (KAÇAK) cezalı durumunu kaldırarak , söz konusu para cezasını bir defaya mahsus affetmeli ve aileler için oturum vermelidir. 4-Tüm bu problemler halledildikten sonra, çocukların okullarda eğitime katılmaları için resmi müracaatlar yapılmalı ve eğitime katılmaları sağlanmalıdır. 5-Hatta, gerekirse, Türkiye'de İstanbul başta olmak kaydı ile Azerbaycan vatandaşı hakkına sahip olan ailelerin çocuklarının Azerbaycan eğitim sistemine uyqun "Azerbaycan Okullarının açılması için gerekli olan yasal girişimlerin yapılması ve sonuçlandırılması. Tüm bunların olmaması durumunda, İstanbul Azerbaycan Kültür Evi olarak, bizler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine şikayet etmek zorunda kalacağız. Zorunluluktan bunu yapmak istemiyoruz çünkü, kendi ayağımıza kurşun sıkmak istemiyoruz. Ancak; unutulmamalıdır ki bu çocuklar bizim geleceğimizdir. Geleceğimizin cehaletin ellerine teslim olmasını asla kabul edemeyiz. Hikmet ELP İstanbul Azerbaycan Kültür Evi Başkanı Sayın Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanına Azerbaycan asıllı bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, sivil toplum teşkilatı başkanı ve bir eğitimci olarak dikkatinizi bir konuya çekmek istiyorum. 20. Yüzyıl sonlarında dağılan Sovyetler Birliğinden bağımsızlığını kazanan Azerbaycan Cumhuriyetinde yaşanan talihsizlikler ve ağır ekonomik şartlar, geçmişiyle ve bu günüyle bir parçamız olan kardeşlerimizin bir kısmının o yıllarda ülkemize turist olarak gelmeleri sonucunda, burada çalışmak ve çoluk çocuğuna ekmek götürme arzusu ile burada çeşitli işlerde izinsiz çalışmışlar ve bu güne kadar da böyle devam etmiş. Bölünmüş aileler zamanla çocuklarını da buraya getirmiş ve Türkiye Cumhuriyetinin ve insanlarımızın kardeşlik duygusuna sığınmışlardır. Ailesiyle yaşam mücadelesi içinde olan kardeşlerimiz, kendi yurtlarına gidip gelemedikleri için pasaportları işlevini yitirmiş, neredeyse bir kuşaktır bizimle birlikte yaşamın kıyısına tutunmuşlar. Asıl korkunç olan, bu ailelerin çocukları okulsuz ve eğitimsiz geçirdikleri yıllar yıllara eklenmiş ve bu güne kadar böyle belirsizlik içinde gelmişler. Bu durumda olan ve 22 yıldır eğitimden uzak kalan bu çocuklarımızla bağlı ne yazık ki hiç kimse hiçbir şey yapmamıştır. Şu anda bu pozisyonda olan binlerce aile ve onların onbinlerce çocukları var. Çocuklar büyümekte ve birer yetişkin olmaktalar, yuva kurmaktalar. Ancak, Azerbaycan'dan olsun, buradan olsun evliliklerini resmileştiremiyorlar. Bu evlilikten doğan çocuklar yıllardır kimlik alamıyorlar, kimliksiz,eğitimsiz ve vatansız yaşamlarına devam etmekteler.pasaport süreleri geçtiği için ülkelerine dönemiyorlar, dönecek olsalar, cezalı durumda oldukları için yurtdışına çıkış yasağına maruz kalacaklar. Aileleri burada, onlar orada, bölünmüş aile dramları yaşanmaktadır. Sırf bu yüzden, gerçekte var olan, resmiyette olmayan on binden fazla eğitim alamayan çocuklarımız, geleceğimiz dediğimiz "BİZİM ÇOCUKLARIMIZ" var. Sayın Cumhurbaşkanım, bizlerin geleceği olan bu çocuklarımızın eğitimsizliği, bu milletin eğitimsizliği demektir. Geleceğimizin mahvı demektir. Cehaletin hükümran olması demektir. Yarınlarımızın kararması demektir. Çağdaş dünyada yerimizi alamayışımız demektir. Sanırım, "Boraltan Köprüsü" hikayesinden çok daha ağır bir faciayla karşı karşıyayız. O hadiseye duyarlı davranışınız kadar bu konuya da sessiz kalmayacağınızı düşünerek bu yazıyı kaleme almış bulunmaktayım. Ne yazık ki bir çok mercilere yapmış olduğumuz başvurularımız cevapsız kalmış, gerekli ilgiyi gösteren olmamıştır. Oysa Türkiye Cumhuriyeti olarak, uluslararası çocuk hakları sözleşmelerine imza koymuşuz. Şu anda uluslararası mahkemelere bu konuda bir müracaat olsa, bu çocukların eğitim hakkının ihlali demektir ki bunu öz kardeşimize değil, herhangi bir millete mensup olan çocuğa da yapmış olsak, yükümlülüklerimizi yerine getirmediğimiz için mahkum edilebiliriz. Bunun için, Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti ortak bir komisyon oluşturarak, onbinlerce çocuğumuzun bu problemini çözme büyüklüğünü göstereceği ümidi ile son çare olarak derdimizi sizlere iletmekten başka çare kalmamıştır. Konuya gereken duyarlılığı göstereceğinize olan inancımızla sözlerimi noktalıyor, saygılar sunuyorum.

May 5, 2016 3:55

Azerbaycan’da büyük bir çoğunluk M.K.Atatürk’ün, “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE !” sözü ile bütünleşmiştir

Azerbaycan, Binlerce yıllardan süzülüp gelen değerlerimizin mayalandığı coğrafyadır.Buradan sizlere derin bir tarih dersi geçmek niyetinde değilim. Türk dünyasının merkezi diyebileceğimiz bir konuma sahip Azerbaycan, Türklerin milletleşme sürecinin öncelerine kadar uzanan bir Türk geçmişine sahiptir. MÖ. 3000 yıllarında Proto Türkler denilen zamanlarda, yani Türklerin henüz milletleşme sürecini tamamlamadığı dönemlerde de öntürkler olarak bilinen topluluklar dönemlerinin izini burada görmekteyiz. Çok değerli Kadim Türk Tarihi prof. Firuddin Ağasıoğlu hocamızın bu konuda çok derin bilgi ve belgelere dayanan 9 ciltlik araştırma kitabından sanırım yeterince yararlana biliriz. Azerbaycan coğrafyasında Türk izleri 5000-6000 yıllık geçmişi ile bu güne kadar gelebilen kayaüstü resimleri ile Türk tarihine ışık tutmaktadır. Yakın tarihimize gelecek olursak: Edebiyatımızın başlangıç noktalarından biri yine bu coğrafyadır. Dedekorkut'un birçok hikayesi bu coğrafyada geçmiştir. Emir Timur döneminden sonra, oğulları arasında pay edilen imparatorlukta, Azerbaycan coğrafyası İlhanlılar Devlenin topraklarıdır. İlhanlıların da zayıflaması sürecinde Atabeyler ve İldenizler dönemi vardır . Karakoyunlular ve Akkoyunlulardan sonra ise Sefaviler ve kısa bir süreliğine Avşarlar dönemi ve de Gacarlar dönemi yaşanmıştır. Sefaviler döneminde Azerbaycan'ın tamamı sefavi toprakları içindedir. Batısında Osmanlı İmparatorluğu, kuzeyinde ise çeşitli Türk hanlıkları yaşamaktaydı. Bölgedeki Türk hakimiyetleri kendi aralarında çatışmalarla zaafiyetler yaşadığı sırada daha kuzeyde küçük Rus kinyaslığı topraklarını genişleterek çarlık seviyesine geliyor ve kuzeydeki Türk hanlıklarını topraklarına katarak güneye doğru ilerlemekteydi. Ne yazık ki bu sırada Dünyanın iki güçlü ordusuna sahip Osmanlı ve Sefavi Türklükleri ise güçleri ile birbirlerini kırmakla meşguldüler. Bu savaşlardan sonra Sefavilerin zaafiyet yaşaması sonucu yine bir başka boy olan Avşarlar idareyi ellerine geçirmiş, akabinde onlardan da Gacarlar sülalesi Azerbaycan'ın da içinde bulunduğu hanedanlığı yönetmeğe başlamışlardı. Bu sırada kuzeyde her geçen gün gücünü artıran Rusya çarı l. Petro, namı diğer "Deli Petro" sıcak denizlere inme stratejisini ortaya atmıştır. O günden sonra Azerbaycan'ın istilası başlamıştır. O sıralarda, Azerbaycan'da Hanlıklar dönemi yaşanmaktadır ve hanlıklar kendi aralarında birliklerini kaybetmiştir. Rusya'nın birbirlerine düşman olmalarından yararlanarak, hanlıkları birer birer işgal etmesi sahneye konulmuştur. Bu durum karşısında Gacar Hanedanlığı Rusya'ya savaş açsa da 30 yıl boyunca savaşlar sürmüş ancak Ruslar Azerbaycan'ın kuzeyini işgal etmişlerdir. Aras Nehrinin kuzeyinde kalan, başta Derbent olmak üzere,Gence Hanlığını, Revan Hanlığını, Nahçıvan Hanlığını işgal etmiş ve 1813 yılında Gacarları Gülistan Anlaşmasına zorlamış, ilk kez Azerbaycan ikiye bölünmüş, kuzeyi Rusların, Güneyi ise Türk asıllı Gacarların hakimiyetinde olmuştur. 1828 yılında Türkmençay Anlaşması ile bu sınırlar tekrar teyit edilmekle kalmamış Ruslar, Azerbaycan'ın kuzeyine Türk ve müslüman olmayan yabancı unsurları yerleştirme planlarını hayata geçirmeğe başlamışlardır. Bu plana talip olan halk ise asırlarca içimizde yaşayan Ermenilerden başkası değildi. Başta Revan olmak kaydı ile Karabağ'a ve diğer bölgelere Ermenilerin ayrıcalıklı olarak yerleştirilmeleri, vergiden muaf tutulmaları, hazine arazilerinin onlara peşkeş çekilmesi, idarede onlara öncelik verilmesi, vs... Türklüğü o topraklardan atma çalışmaları 200 yıldır devam etmektedir. Bu çalışmaların son halkası da ne yazık ki Karabağ'da yapılan katliamla gerçekleşmiştir. Rusların 19. Yüzyılın ikinci yarısında doğuyu sağlama almasından sonra batıda Osmanlı Topraklarına yönelmesi ile Balkanlarda milliyetçilik akımlarından yararlanma isteği başta Azerbaycan olmak üzere, Kırım, Kazan ve diğer Türk ve müslümanlarda da milli bilincin yükselmesine sebep olmuştur. Hatta, milli kimlik bilinci yani Türkçülük, Azerbaycan'dan başlayarak Kırım ve Balkanlardan Osmanlı topraklarına girmiştir.Bu çalışmaların öncülerinden olan Ali Bey Hüseyinzade, Türk Ocaklarının kurucusu olarak bilinir. Türklerin kendi aralarındaki çatışmalardan en yüksek seviyede Ruslar yararlanmış ancak uzun yıllar süren Türk-Rus savaşları Rusları da zaafiyete düşürmüş, sosyal patlamalar yaşanmaya başlayınca, bundan istifade etme arzusunda olan Türk toplulukları da kendi geleceklerini ve bağımsızlıklarını kazanma yoluna gitmişlerdir. 20 Yüzyılın başlarında Osmanlı Devletinin Avrupa devletleri ve Rusya tarafından zayıflatılması sıralarında Azerbaycan'da Osmanlı Türklüğü ile ilişkiler kurulmaya başlamış ve iletişim yoğunlaştıkça, milli birlik düşüncesi de güçlenmiştir. Rusya'da çarlık rejiminin devrilmesi yıllarında, ortaya çıkan belirsizlikten, Azerbaycan coğrafyasında da Türk kimliği kendini göstermeğe başlamış, ne yazık ki bir taraftan Rusya, diğer taraftan İngiltere, Ermenileri destekleyerek Anadolu'dan başlattıkları Türk katliamlarını, Azerbaycan'da çok daha vahim bir şekilde uygulamaya koymuşlardır. Tüm bu gelişmeler karşısında, l. Dünya Savaşını kaybettiğini anlayan Osmanlı Devleti son bir çaba ile, elinde savaşlardan kalan sınırlı bir güçle, Kafkas İslam Ordusu adı altında bir orduyu doğuya, yani Azerbaycan'daki katliamların karşısını almak için harekete geçirmiştir. Bu ordu Azerbaycan'a intikal edinceye kadar, Rusların ve İngilizlerin silahlandırdığı Ermeniler, silahsız halktan yüz binlerle ifade edebileceğimiz sayıda insanımızı katletmişlerdir. Kafkas İslam Orduları, Azerbaycan'da Ermeni katliamlarının önünü kesmekle kalmamış, Ermenilerin düzenli ordularını dağıtmış, henüz çok güçlenmemiş olan kızıl orduyu da yenmiştir. Bakü petrollerini elinde tutan İngiliz kuvvetleri de geriye çekilmek zorunda bırakılmış ve Azerbaycan'ın bağımsızlığı teminat altına alınmıştır. 28 Mayıs 1918 tarihinde bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan Halk Cumhuriyeti Türk ve İslam dünyasının ilk cumhuriyeti ünvanını almış, 23 aylık bağımsızlığında çok önemli bir yol almıştır. Çok yüksek seviyede aydınlara sahip olan Azerbaycan'da eğitim, sanat ve bilim kısa sürede uzun mesafeler kat etmiştir. 28 Nisan 1920 tarihi itibarı ile Kızıl ordu tarafından işgal edildiği zaman lider kadrolarını ve bir çok aydınını kaybetmekle birlikte yapabilecekleri çok fazla bir şey yoktu. Tam o sıralarda Anadolu'da Mustafa Kemal önderliğinde başlamış olan Milli Mücadeleye maddi ve manevi büyük katkıları olmuş, ruhen Anadolu Türklüğü ile adeta bütünleşmiştir. 70 yıllık sovyet esaretinde her fırsatta milli düşünceli aydın ve lider kimlikleri katletmiş olmasına rağmen, yine ağır bedeller ödeyerek bağımsızlığını almış olan Kuzey Azerbaycan'da bu gün milli kimlik bilinci çok yüksek seviyede mevcuttur. Türkiye Cumhuriyeti ile "Bir ananın iki oğlu" gibi geleceğe doğru yürümek arzusundadır. Azerbaycan'da büyük bir çoğunluk Mustafa Kemal Atatürk'ün, "NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE !" sözü ile bütünleşmiştir.      

May 5, 2016 3:49