Oyun aynı, sahne aynı, değişen şey dekordur

Tarih boyunca emperyalizim kendine piyonlar bulmuştur. Bu gün de o piyonlardan birini sahneye sürmüş, emellerine ulaşmak için onların mevcudiyetinden yararlanmaktadır. sözünü ettiğim oyunda dün Ermeniler piyondu, bu gün ne yazık ki Kürtler de piyon olma sahnesinde yer almaya başlamış halâ da devam etmektedirler. Kürtler derken bir noktaya dikkat çekme ihtiyacı duymaktayım. Tarih boyunca birlikte yaşadığımız Kürtlerin hepsini bu kategoriye koymayı da doğru bulmuyorum. Geçtiğimiz yüzyılda Dünyayı kasıp kavuran İngiliz ve Rus emperyalizmi idi. 1940 lı yıllarda devreye Amerikan emperyalizmi girmiş ve İngiliz emperyalizmi ile yer değiştirmiştir. Rusya'nın yerini de iyi makyajlanmış "Sovyetler Birliği" almıştır. Türk dünyasının mevcut yaşadığı topraklar, her zaman emperyalizmin kontrol etmesi gereken bir noktada olması, sanırım bizim özel tercihimizin bir sonucu değildir. Bu topraklar binlerce yıldır, atalarımızın yaşaya geldiği ve adına YURT dediği yerlerdir. konum olarak, batı diye adlandırdığımız, sömürü anlayışına sahip güçlerin elde etmek istedikleri enerji yataklarının da bu topraklarda olması ya da bu topraklardan kontrol edilebilir noktalarda olması biz Türklerin sorumluluğunu bir kat daha artırmaktadır. Geride bıraktığımız 200 yıllık süreç, bizlerin aleyhine gelişmiş, yurt dediğimiz yerlerin parçalanarak, ayrı parçalar halinde paylaşılmış olmasına, orda yaşayanların yok edilmesi için gereken her şeyin yapılmasına rağmen, yine de tam olarak amaca ulaşılamamıştır. l. Dünya Savaşı'nın arkasından verilen Kurtuluş Savaşı yeni bir umut doğurmakla kalmamış, bir milletin ölümüne ferman verenlerin suratına tokat gibi çarpmıştır. Genç bir Türk Cumhuriyeti ortaya çıkmıştır. Ne yazık ki Türklerin yaşadığı yerlerin büyük bir çoğunluğu çeşitli oyunlarla ve gizli anlaşmalarla pay edilmiş, esir edilmiştir. Bu gün Adına İran denilen ülkenin 1200 yıllık tarihine baktığınız zaman, orda sadece Türklerin hakimiyetinde bir yaşam olduğunu görebilirsiniz. Orda yaşayan halkların da bu adil yönetimden memnuniyetini de görebiliriz. O günkü istatistiki araştırmalar da gösteriyor ki coğrafyada yaşayanların % 65-70 oranında Türk olduğu gerçeğidir. Oysa İngiliz siyaseti ile, 1905 yılında yöneten kadroları, (Qacar Hanedanlığı) önce tasfiye etmek adına meşrutiyet ilan edilmiş, 20 yıllık bir meşrutiyet idaresinden sonra çoğunluk üzerine azınlık olan Farsları hakim kılmıştır. Fars kökenli Pehlevi ailesini hakimiyete getiren emperyal anlayış, elbette azınlığa çoğunluğu yönettirmeliydi. Tıpkı bu gün ırak'ta yürütülen siyaset gibi, azınlık dışarından desteksiz yaşayamaz. O gün İran'da bu uygulamayı gerçekleştiren İngiltere idi, bu gün ise Irak'ta uygulayan Amerika'dır. Dikkatli incelendiği zaman görülecektir ki bu iki olay da birbirine çok benzemektedir. Dünya'daki tüm otoritelerin hemfikir olduğu bir başka gerçekte bölgemizde bir harita değişikliğinin kesinlik kazanmasıdır. Er ya da geç bu harita değişşikliği yapılacaktır. Peki, bu haritanın kriterleri nedir, nasıl sonuçlar doğuracaktır? yukarıda da bahsettiğim gibi yine sahneye konulacak oyunun rol paylaşımı yapılmış ve biz Türklere de toprak olarak, can olarak acı kayıplar yaşamak düşmüştür. Oyunun yönetmeni Amerika, yardımcı asistanları İngiltere ve Avrupa Birliğidir. Geçtiğimiz yıl yanılmıyorsam Amerika'nın ve İngiliz istihbaratının öncülüğünde İran Fars muhalifleri ile Kürtler arasında bir anlaşma yapılmıştır. Bu anlaşmaya göre; Güney Azerbaycan'ın Türkiye ile sınırı olan ( Hakkari'den Iğdıra kadar ) Urmiye'den başlayıp, Nahçıvan'a kadar olan , Tebriz'in kuzeybatısında kalan tüm yerleşim bölgesini Kürtlere vermeyi muhalif Farslar kabul etmiştir. Bu anlaşma ile ne yapılmak isteniyor? Sorusuna cevap arayacak olursak, bu eylem, yine sözkonusu oyunun bir parçasıdır. Kuzey Irak'ta oluşturulan Kürdistan bölgesinin bir benzerini de suriye'de var ederek, o koridoru Akdenize kadar indirmektir. daha sonra İran'ın parçalanacağı gerçeğini ele alacak olursak, Güney Azerbaycan'ın Türkiye sınırında kalan tüm irtibat noktasını kürtlere vererek, hem Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kontağı yok etmektir. Bu hareketle, Türk dünyası arasında koridor diye adlandırabileceğimiz Güney Azerbaycan, Anadolu Türklüğü ile Asya Türklüğü arasını da kapatmış olacak. Hem de oyunun bir sonraki perdesinin zeminini de hazırlamaktır. Bir sonraki oyun ise Nahçıvan'ın kürtleştirilmesidir. Şu anda hızlı bir şekilde eyleme dönüştürülen bu olayın da gerçekleştirilmesinin bir diğer amacı ise bölgede sıkışıp kalmış olan Ermenistan'ı sözkonusu koridor aracılığı ile taa, Akdenize kadar indirmektir. Amerikan planı olan bu plan, asla Türk dünyasının menfaatına olmayacaktır. Hatta İslam Dünyasının da menfaatına değildir. Amerikanın çıkarlarına ve Ermenistan'ın yerinin sağlamlaşmasını sağlamaktan öteye bir amaç gütmemektedir. Burda şu gerçeği gözardı etmememiz gerekir ki tarih boyu kader birliği etmiş olduğumuz kürtler de bu süreç içinde sadece birilerinin planının bir parçası olacaktır. Kürtlerin tamamı bu oyunların içinde olmayacaktır. Kürt halkının marjinal bir grubu bu oyunlarda rollerini oynayacak, sonrasında da sahneden çekilmek zorunda kalacaklar veya yok olacaklardır...              

Sentyabr 28, 2016 10:31

Adı konulmamış ayrımcılığımız…

Son zamanlarda toplumumuz üzerinde oynanan oyunlardan bir tanesi de bölgemiz üzerinde yürütülmektedir. Aynı kültürün parçaları olan, geçmişten günümüze kadar sadece yaşam tarzı ile farklılıklar arz eden "Terekeme-Karapapak" ve "Azeri" diye adlandırılan, Ekseriyetinin Kars, Ardahan ve Iğdır illerinde yaşadığını bildiğimiz, aynı zamanda Anadolu'nun çeşitli yerlerine gelip yerleşmiş olan Azerbaycan Coğrafyasının Türk ve Müslüman kitleleri arasında adı konulmamış bir mezhep ayrıştırması yürütülmektedir. Çarlık Rusyası' nın işgalleri ile birlikte, yaklaşık 150 yıllık bir göç dalgasının yaşandığı son zamanlara kadar devam eden gelişler Türkiye sınırlarına giriş yaptığı andan itibaren ayrı adlandırmalar ve gruplamalar yapılmaktadır. Bu gruplamaların her ne kadar adı konulmasa da gerçekte; mezhep üzerinden yapıldığını çok rahatlıkla görebiliriz. Azerbaycan coğrafyasında yaşamakta olanlar arasında böyle bir ayrım yokken, Türkiye sınırlarından girince bu ayrıştırmaların yapılması toplumumuza yapılabilecek en büyük kötülüktür. Bunun sadece Türkiye'de yapılmakta olduğunu net bir şekilde görebiliriz. Şöyle ki, Azerbaycan'ın Kuzeyinde ya da Güneyinde yaşamakta olan ve ben "Terekeme'yim" veya "karapapak'ım" deyip Şii mezhebinde olan, ya da "Azeri'yim" deyip Sünni mezhebinde olan birçok insan tanımaktayım. Oysa, Türkiye'de böyle bir şey yoktur. Karapapak veya Terekeme olup Şii olanını , Azeri diye adlandırılıp Sünni olanını görmedim. Bu konuda hiç kimsenin de yüksek sesle bunu seslendirdiğini de görmedim. Buradan bir daha söylemek istiyorum ki, bu ayrıştırmayı her kim yaparsa, bu topluma büyük bir ihanet etmektedir. Azerbaycan Coğrafyasından yaşayan, Oğuz boyuna mensup olan Türklerin boy ve soy olarak aynı olduğu halde bunları ayıran sadece yaşadıkları şartlardan ibaret; meslekleridir. Bir kısmı geçimini hayvancılıkla sağlayan ve yaylak-kışlak kültüründe kalanlardır ki onlara terekeme-Karapapak denilmektedir. Bir kısmı ise sabit yaşam kültüründe, tarımla uğraşanlardır, bunlara da (doğru olmamakla birlikte) Azeri denilmektedir. Benim dedemin de bundan 200 yıl önce Karapapak-Terekeme kültüründe olmadığını kim söyleyebilir? O zamanlarda hayvancılık ve yaylak-kışlak kültüründe yaşamadığını söylemek mümkün müdür?

Avqust 9, 2016 2:06

Cumhuriyet tarihimizde darbeler ve bıraktığı etkileri

Yaşadığım elliyi aşkın yaşımda hayatım boyunca , olumlu ya da olumsuz bir çok tarihi olaylara şahit oldum. Toplumcu düşünce boyutunda eksilerin, artılardan daha ağır bastığını görüyorum. Yaşamımızın zaman dilimi aralıklarında sıkışıp kalmış olan güzelliklerin hatırına yaşamaya dönük yanımızı çoğaltmaya çalıştıkça, olumsuzluklar bir türlü yakamızı bırakmamakta inatlaşıyor. Geriye dönüp baktığım zaman, bir an kadar kısa olduğunu düşündüğüm hayatımda, bir film şeridi gibi gözlerimin önünden akıp giden yıllar içinde çok şey yaşadığımın ve gördüğümün farkına vardım. 1960 İhtilâlinin yaralarını sarmaya çalışan bir Türkiye’de doğmuşum. Sancılı bir süreç ve gençlik hareketlerinin dünya ile paralel yükseldiği, altmışlı yılların sonu ve Kıbrıs probleminin arşa dayandığı o günlerde, tüm olumsuzluklara rağmen mutlu olabiliyorduk. Paramızın altın ile yarıştığı Atatürk döneminden, sık sık devalüasyon uygulaması ile halkımızın enflasyon denilen bir canavarla boğuşması da o yıllardaydı. 1971 Muhtırası ve hükümet istifasını veriyor, parlamento dışından bir hükümet kuruluyor ve de Amerika’nın tavsiyesi ile 68 kuşağı diye adlandırılan sol gençliğin önde gelenlerinden kurtulma sürecimiz başlıyor! Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yakalanıp- yargılanmaları ve idam edilmeleri bir buçuk yılda tamamlanıyor. Sonuç, Deniz Gezmiş ve arkadaşları vatan hainliğinden infaz ediliyor. Yıllarca onun adını ağzımıza almanın bile suç olduğuna şahit olduk. Söz konusu vatan haini Deniz Gezmiş, bu ülkede orduya, polise kurşun atmış bir adam değildir. Çevresindeki insanlar üzerinden aşağılık komplekslerini tatmin yoluna gitmiş değiller. Evet,  Amerikan aleyhtarı eylemler yapmışlar, Amerikan çıkarlarını baltalama girişimlerinde bulunmuşlar, kısacası Anti Amerikancı idiler. Bu gün baktığımda gördüğüm şey, Amerika bizim hiç dostumuz olmadı ki, onlar hiçte yanlış yolda değillermiş ! Sol gençliğin akibetini yazarken, sağ gençliği onlardan ayrı tuttuğum sanılmasın, aynı dönemin sağ-sol gençliği de vatanseverdi. Bu gün Allah için yola çıktıklarını dile getiren, İslam adına insanlığı ayaklar altına alan, İslam düşmanları ! Ne yazık ki güzel ülkemizi birilerinin kurbanı etmeğe çalışmaktadırlar… 1974 Kıbrıs Çıkarması yapıldığı günler, tam da bu günlerdeydi. Mehmetçiğimizin destanlarını, ilçemize iki gün geç gelen gazetelerden okuyorduk. Kahramanlıkları okudukça adeta o sahneleri ben de yaşar gibiydim. “MEHMETÇİK” Bu sözcüğün, vatan kadar büyüklüğünü ve ağırlığını hissederdim yüreğimde. Aradan yıllar geçti, Amerika’nın ve batının ülkemize koymuş olduğu ambargonun altında ezilerek büyüdük. Şekerin,yağın, gazın, sigaranın, vs… kuyruklarında çok bekledik. Ülkemizdeki ekonomik krizleri yaşarken, sağ-sol çatışmalarının ortasında kaldı masum yüreklerimiz. Siyasi fikir ve düşünceler, topluma ait olmaktan çıkmış,güzelim ülkemiz dış güçlerin arenasına çevrilmişti. Tüm bunlar yaşanırken dikkatlerinize sunmak istediğim bir şey vardır ki, sağ-sol çatışmaları öyle bir hal almıştı ki, evinden çıkan herkes, ailesiyle helalleşip öyle çıktığı günler yaşadık.Toplum psikolojisi alt-üst olmuştu. Her ana-baba sokağa çıkan evladının geri dönüp dönmeyeceği kuşkusunu günlük yaşamının bir parçası gibi yaşamaktaydı. Eğitimimiz çatışmaların gölgesinde ne kadar olabildiyse, varın siz düşünün… Tarih 12 Eylül 1980 i gösterdiğinde, ülke yönetimine bir darbe yapıldı.  Ne acıdır ki, büyük çoğunluk bu darbeye sevinir olmuştu. Doğrusu, elindeki erki birilerinin  gasp etmesine sevinen bir toplum görmek belki tuhaf gelecektir ama günlük sokak çatışmalarının ve ölümlerin bıçak gibi kesilmesi, sade ve sıradan yaşam sahibi insanların darbeye sevinmesinin altyapısını oluşturmaktaydı. Askeri darbe, sihirli bir değneğe dönüşmüştü adeta, tüm çatışmalar ve ölümler yok olmuştu! Cuntanın  kontrolünde 24 ocak kararları ile ekonomik bir darbe de olmuştu. Sınırlı dışa bağımlılık biraz daha kökleşmekteydi. Kısa vadede günü kurtaran ekonomik kararların, “GLOBAL” sistemin başlangıcı olduğunu nereden bilebilirdik… Bir anda tüm yokluklar bitmiş, her istediğimizi fazlasıyla buluyoruz, süreli elektrik kesintileri yavaş yavaş tarihe karışıyordu. O tarihe kadar kazancı ile yaşamakta olan insanlarımız, borçlanmayı ayıp sayan kültürün neferleri, “Borç yiğidin kamçısıdır!” söylemini sahiplenir olmuşlardı. Öyle de kabul gördü…Ürettiğinden fazlasını tüketmek arzusunda bir toplum var edilmişti.  Darbenin olduğu tarihte, Türkiye Cumhuriyetinin dış borcu 5 milyar dolar civarındaydı. Ülkemiz, uzun yıllar sol anlayışın içinde yuvalanmış ve zemin bulmuş ayrılıkçı terörün eylemleri ile tanışmıştı. Bu eylemlere uzak duran halka baskı kuruluyor, devletin görevlendirdiği memurlar öldürülüyordu. Çeşitli şehirlerde sıkıyönetim ilan ediliyor, devlet ile terör arasında sıkışıp kalan sivil halk batıya yoğun göçler veriyor ve batıdaki büyük şehirlerde çarpık yapılanmanın hızla büyümesi yaşanıyordu. “KALKINIYORUZ!”, söylemleri altında 10 yıllık bir sürede borcumuz 200 milyar Dolar olmuştu. Sözde kalkınmakta olan bir ülkenin borçlarının her geçen gün artması kafaları karıştırsa da “Dur bakalım ne olacak…?” diyerek, sonucunu beklemekteydik. Hatta; Avrupa Birliğine girme beklentimize karşılık, Gümrük Birliği ortaklığı teklifini kabul eden yönetenlerimiz büyük zafer kazanmış komutan edaları ile ülkeye giriş yaptığında ben hala Gümrük Birliğinin ülkeye tamamen zarar getireceğini düşünmekteydim.  Ancak, bu tezi yüksek sesle seslendirirsem kim dinler, cehaletimle alay edilir kaygısı ile susmayı yeğlemiştim. Öyle ya; koskoca ekonomi profesörü olan başbakanın, doğru dediği şeyleri nasıl reddede bilirsiniz? Algı Yönetimi dedikleri tamda böyle bir şey olsa gerek... 2000 yılını devirdiğimizde krizler sık sık kapımızı çalmaya başlamıştı. Önceleri , ufaktan ufaktan çok fazla hissedilmeden vatandaşa yaşatılan krizler, artık aleni ve açık bir şekilde yaşamımızın her noktasını tehdit etmeğe başlamıştı. Bu sırada her sermaye sahibi veya hükümetle ilişkisi olan herkes “yangından mal kaçırır” gibi, ellerinde olan bankaların içini boşaltıyor,tefecilik ve bankerlik adı altında toplum değerlerimiz de iyice yıpratılmıştı. Artık, mevcut siyasi hareketlerin bizlere bir şey veremeyeceği kanaati toplumda oluşmaya başlamıştı. Sosyal ve ekonomik kaosa sürüklenmekte olan güzel ülkemde, gelecekle ilgili umutlarımızın da üstünü sis perdesi kaplamaya başlamıştı. Toplumların her zaman muhafazakar bir kesimi olur. Bu kesim geçmiş değerlerin korunması anlamında böyle adlandırılmaktadır. Ancak; her ne hikmetse, başta Avrupa olmakla beraber, Batı ile bütünleşme hareketlerinin hepsinde son yarım asırda kurulan muhafazakar partilerin büyük rolü olmuştur. Hatta, son 30 yıl sürecinde dünya ekonomisinin büyük sermaye çevrelerince yönetilmesi adına, “GLOBALLEŞME” diye bir sistem ortaya atılmış ve biz de bu sistemin bir parçasına dönüşmüştük. Günümüzde bir bölgeyi silahla işgal etmenin yüksek maliyetleri olduğu için, ekonomik işgaller gelişmiş batının genellikle kullandığı bir yöntem olmuştu. Oysa; GLOBAL sistemle  az gelişmiş ülkelerin ekonomik anlamda nefes alışı, gelişmiş ülkelerin ellerine geçmiştir ki, inandığımız değerlerden ve Atatürk’ün hedeflerinden bizler uzaklaştıkça Türkiye de bunlardan nasibini almaktaydı. Milenyum Çağı diye adlandırılan 2000 li yıllar güzel ülkemin güzel insanlarının umutlarının tüketildiği yıllar olmuştu. Uzak kıta Amerika’dan sihirli bir reçete sunuldu. Kabul etmemek nezaketsizlik olur diye aldık-kabul ettik. Mali devrim denilebilecek kararlar alındı, kemerler sıkıldı. “Kemer Sıkma” seksenli yıllardan itibaren dilimize kazandırılan bir terim olmuştu ve biz bu terimle her gün koyun koyuna yaşar olmuştuk. Siyasi kriz, ekonomik kriz, güvenlik krizi, bizleri öylesine canımızdan bezdirmişti ki kemeri biraz gevşetmeyi beklerken, bir anda erken seçim kapımızı çalmış ve düşünmeye vakit kalmadan, adil düzenden kopup gelen ! “adalet, kalkınma" gibi uzun yıllar uzağında kaldığımız, kulağa hoş gelen söylemlerinin kollarına bırakmıştık kendimizi… . İşte! Tam bu sırada koalisyonlar döneminin ortalarında koalisyon hükümetinin çatlamasıyla, umutlarını kaybeden bizler, bu ülkenin "adaletli bir yaşam hakkı var!" diyerek, umutlarını yenileyen bir  tercih yaptı ve 15 yıllık bir süreci başlattı. O yıllarda bir şeyin farkına varmıştık ki, devlet babalığını bırakmış, vatandaştan alacağına şahin olmuştu. Her zaman Allah’ın varlığını ve kerimliğini dilinde var eden milletim, idarecilerimizden umutları tükettikçe Allah’a sığınır olmuştu. Bir küçük hesap hatası yapmış; Allaha aracısız gitmek yerine, araya aracılar koymuştur. Bu aracılar, insanlara “sabır” denilen o güzel erdemden bahsederken, yoksulluğun bir imtihan olduğunu söylerken, kendileri ve etraflarındakiler varlıklarını katlayarak, Karun zenginliğini aratmayacak zenginliklere ulaşmaktaydılar. Acı olanı da bu zenginliği “DİN” istismarı ile elde etmeleriydi. 90 lı yıllardan başlayan Fetullah Gülen Hoca furyası yaşam alanlarımızın hemen hepsinde söz sahibi oluyordu. Eğitimde, sağlıkta, ticarette, finans sektöründe, hatta siyaset dahil, her yerde “HOCA EFENDİ” kuruluşları vardı. Ordumuz bu yapılanmanın ülkemiz adına çok tehlikeli olduğunu dillendirip, yöneticilerimizi uyarmaya kalksa da siyasilerimiz bu fikirlerin saçma olduğu fikrini savunmaktaydılar. Fetullah Gülen adı ülkemizde ayrıcalıklı bir yere konulmuştu. Onun hakkında söz söylemek kutsallarımıza söylemekle eşdeğer görülmekteydi. Bir yandan dış destekli ve ayrılıkçı terör her geçen gün ağır bedeller alırken, bu arada, Türk ekonomisi yeni bir eşiği test etmekteydi. Son 30 yılda ülkemizin yıllık cirosu 5-10 milyar dolardan, 850 milyar dolarlara kadar çıkmıştı. Oysa bu cironun 500 milyar dolar civarı ithalatı kapsamaktaydı. Dış borcumuz 600 milyar Dolara çıkmıştı. Sanayi ürünlerinde ihracat payımız % 15 lerde kalıyordu.  Tüketen toplumlara iyi bir örnek teşkil eden Türkiye Cumhuriyetinde bütçe açığını kapatmak için, kamu adına var olan malların satışı da karşılamıyordu. Ülke borçlanması aynı hızla devam etmekteydi. Tam da o yıllarda bir kıyamet kopmaya başlamıştı. Ordumuzda peş peşe operasyonlar yapılıyor, Ergenekon, Balyoz, Casusluk adı ile yapılan bu operasyonlarda ordumuzun üst düzey komuta kademesi tutuklanıp-yargılanıyor, mahkum ediliyor ve orduya ağır bir darbe indiriliyordu. Öyle ki, kuvvet komutanlıklarına atama yapmaya general kalmıyor, alt rütbelerden hızla terfiler yapılıyor, kuvvet komuta merkezlerine atamalar yapılıyordu. Düzmece senaryolarla orduya indirilen darbeyi hükümet bu davaların savcısı olduğunu dile getirirken, muhalefet ordu mensuplarının avukatlığına soyunuyordu.Terör, siyasi kaos , milli kimliğin yok edilmesine götüren süreci başlatıyordu. Hükümet içinde erk paylaşımında gerginliklerin olduğunu duyuyor olsak da , buna ihtimal vermiyorduk. Ta ki 17-25 Aralık çalkantısına kadar… Hükümete karşı yapıldığı söylenen karşı hareket; gerekçe gösterilerek resmi organlarda birinci cadı avı başlatıldı. O güne kadar Fetullah Gülen Hoca Efendi! bir anda “FETÖ TERÖR ÖRGÜTÜ” olmuştu. Fetö Terör Örgütü taraftarlarının özellikle emniyette temizlenilmeğe çalışıldığı bir kaç yıl içerisinde dengeler hızla değişmiş, kamuda bulunan herkesten yönünü belirlemesi istenmişti. Tabii içeride yukarıda saydıklarımız olurken, dışarıda da bazı güçler boş durmuyor, Türkiye Cumhuriyeti’nin istikrarsızlaştırılması için gerekli olan tüm karşı harekatı hayata geçirmeğe çalışıyordu. Hükümetin kendi eli ile ordunun yıpratılması operasyonlarına destek verilmesinin sonucu olarak, ordunun üst kademelerinde iyice kökleşmiş olan Fetullahçı grup, 15 Ağustos gecesi bir darbe hazırlığına girişmiştir. 16 Ağustosun ilk saatleri yapılması düşünülen darbe kalkışması, erken haber alınınca harekat 5 saat ileriye alınarak, insanların sokaklarda olduğu bir saatte ,  22 00 sularında kalkışma başlamış ve halkın da sokağa dökülmesi ile, başarı ihtimali çok düşük olan darbe kalkışması başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ordunun % 90 ı bu harekatı desteklemediği halde bu darbe girişiminin başarı şansı yok denecek kadardı ancak, ülkeyi kaosa hatta iç savaşa götürme planlarının başlangıç noktası olarak tasarlanmış olma ihtimali yüksekti. Her şeye rağmen ülkemin insanlarının yıllarca darbeler karşısında yaşamış olduğu sıkıntıların da tesiri ile darbeye karşı çok keskin bir duruş sergilenmiş ve 250 civarında insanımız şehit olmuş, 1500 civarında yaralıyla bu darbe savuşturulmuştur. Ölenlerimize Tanrıdan rahmet, kalanlarımıza sağlıklar diliyorum. Bu ülkede Fetullah Gülen örgütünün yapacağı hiçbir şeyin Türk milletinin çıkarlarına olmadığını 30 yıldır bilen ve yeri geldiğinde seslendiren birisi olarak, son yapmaya çalıştıkları hainliği kabul etmemiz mümkün değil. Batı merkezli, hazırlanmış ihanetin bir parçası olan, başta Fetullah Gülen Cemaati olmak üzere, bu değirmene su taşıyan herkese LANET olsun. Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası, yaşasın Atatürk’ün her fırsatta gurur duyduğu Türk Milleti…

Avqust 1, 2016 1:48

Kültür köprüsü “Borçalı elat şenlikleri” dinamitlenmektedir

Gürcistan siyasi haritası içinde bulunan Borçalı Mahalı, Azerbaycan kültür coğrafyasının bir parçasını oluşturmaktadır. Bu bölgede yaşamakta olan Türklüğün önemli bir bölümü tarihi süreç içerisinde Anadolu'ya yani Türkiye'ye göç etmiş, bir kısmı da Azerbaycan Cumhuriyeti siyasi sınırları içine çekilmişlerdir.  Bu asırlardır yaşanan ayrılığa son vermek adına, Borçalı Cemiyeti Başkanı Zelimxan Memmedli öncülüğünde "Borçalı Elat Şenlikleri" adıyla bir proje 2009 yılında bu kültürün parçalarını bir araya getirme fikri ile hayata geçirilmiştir. 8 Yıllık bir çalışmanın sonucu her geçen yıl üç ülkede de  toplumun ilgisi katlanarak çoğalmıştır. Borçalı Elat Şenlikleri doğal bir  kültür köprüsü olmasının yanında,  bir misyonu da Gürcistan-Azerbaycan-Türkiye  arasında  sosyal-kültürel ve siyasi  bağların gelişmesine katkı sağlamaktır. İşte! Çok önemsenmesi gereken bu köprü maalesef Gürcistan Devleti ve yerel idaresi olan, Dımanis Belediye Başkanı tarafından dağıtılmaya çalışılmaktadır. 2009 yılından bu güne kadar her yıl düzenli olarak, 26 Temmuz günü Borçalı Elat Şenlikleri adıyla,  Dmanis-Armutlu Yaylasında kutlanan  bu program, gerek Gürcistan'da, gerek Azerbaycan'da, gerek Türkiye'de olsun, bu kültüre aidiyet duyanların yoğun ilgisine mahzar olmuştur. Dünyanın bir çok ülkesinden bu şenliklere katılımlar olmuş ve  2015 yılında katılımcı sayısı 30 000 kişiyi geçmiştir. Bu arada 2015 yılında yapılan şenliklere Gürcistan resmi kurumları da katılım göstermiş Gürcü folklor kültüründen örnekler sunmuştur. Gürcistan yetkililerinin bu katılımı camiamızda büyük bir memnuniyet yaratmış ve bu yıl işbirliği içinde gerçekleştirilmesi kararı alınmıştır. Bu yıl da davet  üzerine  bu şenliklere katılmak için Gürcistan'a gittiğimizde Borçalı Elat Şenlikleri adıyla yapılmakta olan bu şenliklerin dönüştürüldüğünü  görünce üzüldük. Bizlerin beklentisi, Borçalı Cemiyet Başkanı Zelimxan Memmedli'ye geçmiş yıllarda konulan anlamsız ülkeye giriş yasağının kalkmasını beklerken Gürcü yetkililer, üç yıldır hiçbir gerekçe göstermeden Borçalı Cemiyet Başkanı Zelimxan Memmedli'ye ülkeye giriş yasağı aynen devam ettiğini gördük. Bu durum karşısında sivil toplum teşkilatları olarak, Gürcistan Ankara büyükelçiliği ziyaret edilmiş, bu durumun düzeltilmesini istemiştik. Ne yazık ki bu yılki şenlikleri resmi yetkililerin ele alması ile asıl maksat ortaya çıkmış bulunmaktadır.  Armutlu Yaylasının bağlı olduğu ilçenin resmi yetkilileri, bu şenlikleri kendilerinin yapacağını ve adını da değiştirdiklerini bildirdiler. Ayrıca Kutlamalarda Gürcistan,Azerbaycan ve Türkiye bayraklarının altında yapıla gelmiş ve her üç ülkenin bağımsızlık marşları ile açılış yapılmışken, bu bayramların dokusuna aykırı bir şekilde Türkiye ve Azerbaycan bayraklarının yerine de Gürcistan bayraklarının asıldığını gördük. Organizasyon komitesinin tüm çabalarına rağmen, Gürcistan yetkililerinin anlamsız tutumları sonucunda, sırf Gürcistan bayrağının altında ve şenliğin adının değiştirilmesinin kabul edilmez olduğunu bildiren bir kararla o sahnede kutlamalara katılmayarak, ayrı bir kutlama alanına geçildi. Tören öyle ya da böyle tamamlandı. Gelinen bu noktada Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan arasında yaratılmış olan dostluk ve iyi ilişkilerin büyük yara aldığını söyleyebiliriz. Borçalı Türklerinin bu güne kadar hem Türkiye'de hem de Azerbaycan'da Gürcistan'ın gönüllü diasporası olduğunu görmekteyken,  bu engelleme ile bu misyona büyük darbe vurmakta olanlar,  Gürcistan üst makamları tarafından uyarmalı ve bu hatanın düzeltmesini bekliyoruz. Tarih boyu Gürcülerle ortak yaşam ve kaderi paylaşan, dışarıdan Gürcistan aleyhine getirilen tüm tekliflerin karşısında olan Borçalı Cemiyeti ve Borçalı Türklüğü, Azerbaycan ve Türkiye arasında her zaman köprü konumunu ve de Gürcistan'ı bu iki ülkemizden ayrı görmeden geleceğine yön vermeğe çalışmaktadır. Arzumuz ve temennimiz, soydaşlarımızın bu duygularının zorlanmamasıdır. Hiçbir dayatmanın hiç kimseye yarar getirmeyeceğini bilen, aklı başında Gürcü yetkilileri bu konuda duyarlı olmaya davet ediyoruz. Son olarak buradan bizleri bölme çalışmaları yapanlara da bir çift sözüm var; sizler şahsi menfaatleriniz için milletin menfaatlerini ayaklarınız altına almış bulunmaktasınız. Engin bilgi ve sağlam karar sahibi bu halkın sizlere gereken cevabı vereceğini düşünüyorum...  

İyul 30, 2016 3:41

Tarih tekerrür mü ediyor?!

19.Yüzyıl ortalarında Rus çarlığı bir plan hayata geçirmiştir. Osmanlı İmparatorluğunun üzerinden güneye inme planları nı uygulamaya koymuştur. Osmanlıya savaş ilan etmeden önce içindeki bir milyon Müslümanı Osmanlı topraklarına sürerek, zayıf Osmanlı ekonomisini çökertme planıyla işe başlamıştır. Bu planı göremeyen Osmanlı duygusal bir kararla Rusya'dan gelen toplulukları Anadolu'nun değişik yerlerine yerleştirerek, hem zayıf ekonomik yapısının biraz daha kötüleşmesine, hem de iç dengelerin bozulmasına sebep olmuştur. Ekonomik çöküntüyü tamamladıktan sonra Rus ordusu  doğudan Anadolu'ya, batıdan Balkanlara doğru harekete geçmiş ve Osmanlıya en ağır darbeyi vurarak, sonun başlangıcını hazırlamıştır. 1950 li yıllardı, Türkiye Cumhuriyeti  hükümeti bir karar almıştı. Geçmişte iç isyanlara karışanların ülkeyi terk edenlerine ve ülkenin isyandan uzak bölgelerine göçürülenlerine geri dönüş affı sağlanmıştı. İsteyen geri dönebilir, istediği yere yerleşebilirdi. Hatta bu dönüşler için her gelen aileye 800 tl (80 koyun değeri) de hazineden para yardımı yapılmiştır.  Bu durum ,İran'da, Irak'ta ve Suriye'de nüfus kayıtları olmayan, doğru dürüst yaşam hakkı verilmeyen, onbinlerle ifade edilen Kürt  ailelerin akın akın Türkiye'ye akmasına sebep olmuştur. Demokrat Partinin seçim manevrası olarak yapılan bu hamle, Türk kimliği üzerine kurulmuş olan bu ülkenin demografik yapısını bir anda ters-yüz etmiştir. Bu günlerde yine yukarıdakilerin benzeri bir durumla karşı karşıya bırakılmış bulunmaktayız. BOP diye bilinen bir projenin işlenmekte olan son halkası, Suriye üzerinden hayata geçirilmektedir.  Ortadoğu'da cahil bırakılan halkların üzerinden, batı servislerinin eliyle uygulanmakta olan iç savaş senaryolarının sonucu olarak, yaşanır olmaktan çıkarılan Suriye'nin sivil halkları adeta Türkiye'ye zorla sürülmüştür. Bu halklarla tarihi ve kültürel bağlarımızın olması sebebi ile duygusal bir karar verme aşamasındayız. İşte! Yukarıda sözünü ettiğim oyun yine sahneye konulmaktadır. ekonomisi zaafiyet içinde olan Türkiye Cumhuriyeti'nin öncelikli olarak ekonomisini çökertme planının ilk aşaması uygulanmaktadır.  Üç milyon suriyelinin  yıllardır ülkemizde barındırılması ve bu gün de  vatandaş  olarak alınması, Türkiye'yi çökertme planının bir parçası gibi görünmektedir. Tüm bunları kaleme almış olmam, her hangi bir siyasi taraf olarak değil veya partizanca bir çalışma olarak algılanmasın; hatta halklar arasında ayrıştırmak adına bir çalışma olarak düşünülmesin. Şayet, öyle bir düşüncemiz olsa, Türk kimliği üzerine kurulmuş olan bu ülkeye Türk kimliği ile gelen ve vatandaşlık talebinde bulunan binlerce aydın ve entellektüel tanıdığımın kabul edilmediğini de geniş bir şekilde işleyebilirdim. Bu gün ülke olarak garantörü olduğumuz Nahçıvan bölgesinden bu ülkede aşı-ekmeği için bir şekilde  kaçak olarak yaşamakta olan ailelerin çocuklarının yıllardır eğitime katılmadığını bilen birisi olarak da kaleme almadım. 1933 yılında kanun nezdinde çıkarılmış olan bir kararnamede "ülke sınırlarından giriş yapan ve Türk olduğunu ifade eden her kes vatandaşlığa kabul edilecektir." sözünü de dikkate almak gerektiğini dile getirmedik. Şu anda mevcut gerçekler üzerinden ve de gelecekte neler olabileceği  varsayımından yürüyerek sonuçları ortaya koymaya çalışmaktayım.  

İyul 11, 2016 3:39

Güneyden bir Samed geçti…

Samed Behrengi, 24 Haziran 1939 yılında Tebriz'in yoksul ailelerinden  birinde dünyaya geldi .  Kim bilebilirdi ki, mücadelelerle dolu kısacık bir hayat yaşayacak. O kısacık hayatına, bir çoklarının uzun ömründe yapamadıklarını  sığdıracak. Samed Behrengi, herkes gibi doğup-yaşayıp çekip gitmedi... Hatta, bu gün bile ölümü sırlarla kaplı kalmış değerli bir kalem ustasıdır ve eserleri ile yaşamaktadır. Adını ilk kez öğretmen olarak çalıştığım yıllarda duymuştum.  O' nu yazdığı "Küçük Kara Balık" adındaki hikayesi ile tanımıştım. Mesleğim gereği, öğrencilerime uygun ve okuduğunda keyif alacakları hikayeleri  araştırırken yukarıda sözünü ettiğim hikâyesini elime aldığımda kullanılan dili beni mest etmişti. Hakkındaki bilgileri okuduğumda bende biraz daha merak uyandırmıştı. Güney Azerbaycanlı olduğu ve de köy köy dolaşıp öğretmenlik yaptığı aynı zamanda halk hikâyelerini derleyip,  bu gün Türkiye Cumhuriyetinin okullarında okutulacağını nereden bilebilirdi ki ? O, aklının kestiği  günden halkının ve kültürünün hırpalandığına şahit olmuş ve kalemi ile bu mücadelenin bir parçası oluvermişti. Ömrünün kısa olacağını sanki hissetmiş gibi yoğunluklu olarak hikayelerini yazmakla meşguldü. Yaşadığı  dönemde İran'da inanılmaz şeyler olmuş , bir yıllık bağımsızlığını yaşayan "Güney Azerbaycan" 1946 yılında Sovyetlerin satışı ile Amerikan destekli İran ordusu tarafından adeta felç edilmişti. İşte! O yılları yaşamış olan Samed Behrengi, kalemini halkının emrine sunarak adeta, haksızlıklara karşı başkaldırının ve itirazın sembollerinden birine çevrilmişti. Yazmakta olduğu her hikaye toplumuna bir ders niteliğindeydi. İran'da artık en çok okunan hikâyecilerden birisi olmuştu. Bu durum karşısında İran istihbaratı da boş durmuyor, Samed Behrengi'yi gölge gibi takip edilmekteydi.  Dünyada "sol" rüzgarlarının estiği yıllardı. İnsanların eşitliğinden dem vurulmakta bir çok azlıklara bile bağımsızlık verilmekteydi. Oysa yaşamakta olduğu azınlığın çoğunluğa hakim kılındığı ülkesinde, milleti için istediği çok şey değildi.  Sadece eşit vatandaşlar olarak, kendi kültüründe yaşama arzusuydu Samed'in.  Eline silah almayı sevmezdi, onun silahı kaleminin keskinliği idi. Fars rejiminin bu kaleme tahammülü yoktu, Samed'i de silahla yok etmediler... 31 Ağustos 1967 günü  28 yaşında bir haber geldi ki, Samed Behrengi Araz'da boğulmuştu.  Çok iyi yüzme bilmesine rağmen  kayıtlara, Aras'ın debisinin en düşük olduğu bir zamanda  boğulma olarak kayıtlara geçmişti... O kısacık ömründe tarihe keskin hatları ile iz bırakan Samed Behrengi, bu gün dünyanın bir çok dillerine çevrilmiş ve bir çok ülkenin okullarında okutulmaktadır. Böylesine değerli bir yazarımız adına tek tesellim; tüm eserlerini öğrencilerime set olarak alıp okutmak olmuştur. Güneyli Samed Behrengi'yi, Kuzeyli Mikail Müşfik'in talihine benzetirim. Az ömürlerinde toplumlarına her ikisi de çok şey bırakmışlardır. Her ikisine de Allahtan rahmet diliyorum. Buradan bir söz de onun eserlerini Türkçeye aktaran, İldeniz Kurtulan'a açmak istiyorum. Sayın İldeniz Kurtulan, bir dantel titizliğinde böylesine değerli bir yazarın eşsiz eserlerini Türkçemize kazandırarak, büyük hizmet etmiştir. onu da buradan rahmetle anıyorum.    

İyun 30, 2016 10:23

Azerbaycan ekonomisinde zaafiyetler

Bir eğitimci olarak, alanım dışında bir konuyu ele almak istiyorum. Ekonomi, ülkelerin ve milletlerin değerlerinin yabancılaşmaktan korunabilmesi için  öncelikli olarak, toplumunu eğitmeli ve ekonomisini güçlendirmelidir. Aksi taktirde egemen güçlerin oyuncağına çevrilirler. Günümüzde bunun çevremizde örnekleriyle yaşamaktayız. Güçlü bir ekonomik yapı  hem özel sektör hem kamu sektörlerinin canlı tutulması ile oluşur. Hatta, gelir alanlarını da çeşitlendirmek gerekir. Şayet öyle olmazsa, bu günkü durum kaçınılmaz olur. Tek kalem gelir tarzı ile yürümekte olan Azerbaycan Ekonomisi, tüm enerjisini Petrol ve doğal gaza gelirlerine bağlarsa, global sistemde petrol inikasları Azerbaycan ekonomisini  agresif tansiyonlu hastaya çevirir. Her enerji değerleri düştüğü zaman ekonomi de git-geller yaşar ki bu da girişimcilerin güvenini kaybetmesine sebep olur. Oysa Azerbaycan'ın çok verimli toprakları var ve geleceğin  en geçerli gelir kalemi olarak tarım üretimi gelecektir.  Toplumu top yekün üretime katmanın en doğru yolu da tarım politikalarını dengeli bir biçimde yürütmektir. Tarımda verimliliği artırmak, ihracat kalemlerinden birisi de tarım ürünlerini yapmaktır. Bu gün yanı başındaki Rusya tarım ürünlerini ihraç edebileceği en geniş pazar olarak Azerbaycan tarımının ürettiklerine muhtaçtır. Rusya'nın dış pazarlardan ithal edeceği hiçbir ürün Azerbaycan maliyetleri kadar düşük olma şansına sahip değildir.  Ayrıca Turizm potansiyelini de harekete geçirmelidir ki tarihi dokusu ve bozulmamış doğası ile turizmi de gelir kalemlerine katmalıdır. Turizm konusunda dikkat etmesi gereken bir nokta var ki, maliyetleri kontrol etmelidir ve rekabet gücünü artırmalıdır. Bu gün Türkiye'den Avrupa'ya giden bir turist bir haftalık paket turuna, gidiş-dönüş biletleri de içinde 600 euro öderken, Azerbaycan' gelen bir turist aynı süre ve şartlarda 1000 euro ödemek durumunda kalmaktadır. Bu da Azerbaycan'ın turizmde rekabet gücünü elinden almaktadır.     Azerbaycan'ın tüm yükünü petrol ve doğalgaz gelirlerinin üzerinden almalıdır. Yukarıda sözünü ettiğimiz alanları aktif hale getirdikçe, ekonomisini kırılganlıktan kurtaracağı gibi, işsizliği de ortadan kaldırmış olacaktır.  Umarım, sözünü ettiğimiz konularda Azerbaycan Hükümeti de makul çalışmalar yapar ve milyonlarca insanımızın ekmeğini dışarılarda aramasının önünü kesmiş olur.

İyun 20, 2016 4:11

Azerbaycan diasporası kurultayı arkasından…

Diaspora, her hangi bir ulusun veya inanç mensubunun anayurdu dışında yaşadığı yer, anlamında kimine göre yunanca, kimilerine göre de Fransızca bir terimdir. Belki de  adına bakanlık kurulan tek ülke  Azerbaycan'dır.  Dünyanın her yerine dağılmış olan güneyi ve kuzeyi ile Azerbaycanlılar için çok büyük önemi vardır. 200 yıllık bir süreç Azerbaycan coğrafyasında yaşamakta olan Türkler, çeşitli sebeplerle yurdundan ve yuvasından sökülmüş ve dünyaya yayılmışlardır. Bu akış bu gün de ne yazık ki devam etmektedir. Öngörüsü yüksek bir lider olan Haydar Aliyev, Dünyanın çeşitli ülkelerine yayılmış olan Azerbaycan kimliğine aidiyet duyanların kimliklerini koruması ve gücünün bir araya getirilerek gelecekte Azerbaycan Cumhuriyeti'nin destek noktası olması için 31 Aralığı Dünya Azerbaycanlılar Günü olarak kutlanmasını karar aldırmıştır. Dış dünyada Azerbaycan'ın sesi ve kulağı olması için, her ülkedeki temsilcilikleri belli aralıklarla toplayarak  dönem dönem muhasebat yapılmasını sağlamıştır. hatta, yukarıda da belirttiğim gibi belki de dünyada ilk ve tek diaspora bakanlığı kurdurmuş ve de bütçesini koymuştur. Azerbaycan Coğrafyasının dışındaki Azerbaycanlıların sayısı birçok ülkenin nüfus sayısından daha fazla olmasına rağmen "Diaspora" adına faaliyetler beklentileri karşılayamamaktadır. bunun bir çok sebebi vardır. Başlıca, diaspora yapısının yeterince sağlıklı ve amaca uygun işlerliğini ortaya koyamamaktan kaynaklanmaktadır. Geçtiğimiz günlerde Bakü'de 4. Diaspora kurultayı yapıldı. Buradan sormak istiyorum ki kurultay amacına ulaştı mı? Hedeflenen neydi, nasıl sonuçlandı? Bu soruların cevabını bana samimi ve açık yüreklilikle verebilecek birisi çıkamaz. Çıkamaz diyorum çünkü, sadece "Ben yaptım-oldu" mantığı ile yapılan bir toplantıydı. O kurultaya katılan tanıdığım birçok değerli dostum da vardı ancak, amaç uygun düşmeyen o kadar çok şey vardı ki saymakla bitmez. Kurultayın tek olumlu gördüğüm yanı, sayın cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in samimi ve net konuşması oldu. Bir çok ödül dağıtıldı, genellikle  kişisel ilişkilerin belirlediği, birilerini taltif etme adına işler yapıldı. Elbette hakkı ile orada olanlar ve aldıkları ödülü hakedenler de vardı. Şu kadarını söyleyebilirim ki alması gerekenlerin çoğunluğu orada yoktu. Bunlara bir kaç örnek verecek olursak: 20-25 yıldır Türkiye'de Azerbaycan sanatının zirvelerinden olan dostlarımızdan bazılarını buradan zikretmekte sakınca görmüyorum. Türkiye Kültür Bakanlığının Tar sanatçısı Abdullah Kurbani, Eskişehir Anadolu Üniversitesinin Qarmon sanatçısı Rafik Asgerov, yine Afyon-Kocatepe Üniversitesinin Piyano ve klavyeli çalgılar sanatçısı Natig Rızayev bunlardan sadece bir kaçıdır. Bu sözünü ettiğim sanatçıların her biri bir misyoner edası ile her nerede olursa olsun, Azerbaycan sanatının icrası için çağrıldıkları zaman para-pula önem vermeden istenilen yere gidip sanatını icra etmekten asla imtina etmeyen değerli üstatlarımızdır. Her biri ayrı ayrı şehirlerde yaşamalarına rağmen, şahsen İstanbul Azerbaycan Kültür Evi olarak bizlerin yardım çağrılarına da yüksünmeden kalkıp İstanbul'a kadar milletine ve sanatına olan sevgileri uğrunda gelebilen değerlerimizdir.  Maalesef, söz konusu kurultayda olması gerekenlerden sadece bir kaçından bahsedebiliyorum. Bunların dışında, Azerbaycan'ın bağımsızlığından önce 1990 öncesinde de bizler Türkiye'de yaşayanlar olarak gönüllülük çerçevesinde, beklentisiz bu kültürün neferleri olarak karşılıksız bir sevgi ile hizmetimizi vermişizdir. Milletimiz var olsun şiarı ile yürümüşüz. Bunun karşılığı olarak milletimizin taktirleri bizim için en büyük ödül olmuştur. Bu gün de aynı ruh ve duygu ile yolumuzu yürümekteyiz...      

İyun 13, 2016 2:55

Coğrafyamızda son günlerdeki gelişmeler ve sonuçları

- İran'a karşı baskılar kaldırıldı. Bundan sonra bölgemizdeki ilişkiler nasıl olacak? İran'ın konumu güçlenecek mi? İran'a karşı Batının ambargoları kalkması İran'ın elini kısmen de olsa rahatlatacaktır ancak İran'ın tamamen rahatlayacağı anlamına gelmez. Dünya siyaseti bir satranç oyununa benzer; bu oyunda yapılan basit hamlelerden sadece birisi yapıldı. Bununla Batı cephesi sadece Shnagay birliğine bir çatlak yaratma düşüncesi ile bu hamleyi yapmıştır. Bölgemizdeki ilişkilere gelince; bölge ilişkileri de sadece kısa bir süreliğine rahatlamış gibi görünecektir. Ne İran'ın Azerbaycan hakkındaki düşünceleri değişecek, Ne Türkiye'ye bakışı değişecektir. Aynı şekilde Türkiye ve Azerbaycan'ın da değer yargıları İran için değişmeyecektir. Hatta önümüzdeki süreç bu ülkeler arasında ilişkiler direk veya endirekt olumsuzluklar içermektedir. Dahası İran'ın içeride demokratikleşme hayata geçirilmedikçe problemleri artacak ve bu İran'ı daha da agresifleştirecektir. -  Batı-İran gerginliğinin yumuşaması ve yakınlaşması coğrafyada Azerbaycan-Türkiye ilişkilerine nasıl tesir edecek? Batı-İran yakınlaşması, Türkiye ve Azerbaycan'ı İran karşısında üstün kılmayacak, sadece ekonomik ve ticari anlamda biraz rahatlatma yaaşanacaktır. İran'ın asıl siyaseti asla değişmeyecektir.Burada İran'ın siyaseti Türkiye karşıtı bir siyaset uygulama üzerine kurulmuştur.Her ne kadar böyle olmadığını söyleseler de geçmişe baktığımız zaman, tecrübelerimiz bize bunun böyle olacağını söylemektedir. - Rusya və İran gibi büyük devletler arasında kalan Azerbaycan bundan sonrasında harici siyasetini nasıl yürütmelidir? Azerbaycan bu günlerde hem ekonomik hem de siyasi olarak, sıkıntılı bir döneme girmiştir. Geçmişten beri bu durumu siyasi olarak çok farklı olmasa da bu gün Türkiye ile yakın ilişkileri olmasından dolayı, Türkiye- Rusya ilişkileri bozulduğu için ve tabii ki Azerbaycan'ın Türkiye'den yana tavır alması, Rusya'nın tepkisini çekmiş durumdadır. Ancak; Rusya'nın da Azerbaycan'a karşı bundan daha fazla bir baskı yaratması söz konusu olamaz. Çünkü; rusya'da eskisi kadar güçlü değil. Şu anda hem Türkiye'ye karşı hem de Azerbaycan'a karşı yapabileceği en yüksek düzeyde baskı kurmaya çalıştı ancak, bu durumun sürdürülebilir olduğunu düşünmüyorum. Azerbaycan geçmişten beri uygulamakta olduğu denge politikasını uygulamaya devam etmelidir. - İran'la arasını düzelten batı ülkeleri için önümüzdeki süreçte Azerbaycan'ın önemi azalabilir mi? Azerbaycan'ın bu günlerde ticari anlamda zaafiyet yaşaması söz konusu olabilir ama bu demek değildir ki stratejik anlamda Azerbaycan'ın önemi azalacaktır. Tarih boyu Azerbaycan coğrafyada her zaman önemli bir yer tutmuştur ve tutacaktır. - Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin şu anki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu ilişkilerimizi dahada geliştirmek için neler yapmalıyız? Türkiye ile Azerbaycan, derinliği geçmişten gelen sağlam ve köklü ilişkileri olan iki kardeş ülkedir. Bu kardeşlik sözde değil, özden gelen bir hakikattır. Bu gün yönetenlerimiz de bilmelidir ki politikalarımız uzun vadeli birliktelikler üzerine kurulmalıdır. Her iki ülkemizin de buna ihtiyacı vardır. dünya dengelerini gözardı etmeden, geleceğe dönük, ideal politikaları da dikkatle hayata geçirmeleri gerekmektedir. Milletimizin kültür bütünlüğünü koruması hesabına yapılacak bir çok çalışmalar vardır, bunlardan en başta geleni eğitimdir. Temennim- milletimiz arasındaki kardeşlik duygusunun, yöneten kadrolarca da benimsenip uygulamaya konulmasıdır.        

May 27, 2016 4:14

Azerbaycan Türkleri Türk dünyasının güzide bir parçası…

Geçtiğimiz günlerde İran resmi kanallarından birinde çok sinsice ve bilinçle tezgahlanmış bir oyun sahneye konulmuştu. Bu oyunun temelinde Türklüğü aşağılayan ve hakir gören bir zihniyet vardı. Olayın gerçekleştiği ilk günlerde duygusal tepki vermeden önce sağduyulu düşünme ihtiyacı ve ihtiyatı ile yazmadım. Bu günlerde hadisenin biraz durulduğunu düşünerek kaleme almayı uygun gördüm. Öncelikle oyunun bir otelde geçmesinin ve otel işletmecisinin Fars, otelde konaklayanların ise dilinden Türk-aksanından ise Azerbaycan coğrafyasından olduğu anlaşılmaktadır. Bu düşünce ile İran’da yaşamakta olan Türklerin geçici, Farsların ise o yerin sahibi olduğu mesajı verilmektedir. Sanırım böylesine saçma bir düşüncenin dayatılmasına “DUR” deme zamanı geldi-geçiyor. Aynı oyunda Türklerin kaba, cahil, görgüsüz ve temizlik anlayışından yoksun olduğu izlenimi vermek için, konuk olanların otel odasının koktuğunu söylemesi üzerine, güya bir ön araştırmadan sonra anlaşılıyor ki kokunun odadan değil, konuk çocuğun ağzından geldiğini tespit etmiş oluyorlar. Bu tespiti biraz daha irdelediklerinde yine görülüyor ki çocuk diş fırçası diye, tuvalet fırçasını kullanmış. Tüm bu sahnelerin her biri detaylı bir şekilde ve ustaca işlenmiştir. Bu gelişmeler karşısında İran resmi yetkilileri yapılan bu hatayı düzeltme yoluna gittiklerini göstermek için oyunu sahneye koyanları işten el çektirmişler ve hedef kitleye yönelik yetkililer “ÖZÜR” mahiyetinde bir açıklama yapıyorlar. “BU YAPILANLARI TASVİP ETMİYORUZ, BİZ AZERİLERDEN ÖZÜR DİLİYORUZ !” Özrü kabahatinden büyük! İran coğrafyasında günlerdir tepki protestoları var ve “HARAY HARAY MEN TÜRKEM!”sloganları ile İran’ı sallamaktalar, oysa, onlar azerilerden özür dilemekteler! Kim bu azeriler? Böyle bir millet var mı? Yoksa İran yönetimi nüfusunun çoğunluğunu teşkil eden Türklerden haberi yok muydu? Acaba İran Yönetiminin onların Türk değil “AZERİ” olduğunu söylemesinde bir maksatları mı var? Tüm yukarıdaki sorularımızın bir tek cevabı var. Evet! İran Yönetiminin, Azerilerden özür dilemesinin bir maksadı var. İran’da yaşamakta olan Azerbaycan Türklüğünün Türk kimliğinden rahatsız olan İran yönetimi bunu sulandırmak ve “AZERİLİK” diye bir millet var etme anlayışının bir sonucudur. Bir taraftan Azerilik, diğer taraftan Azerbaycanlılık kavramları ile milli Türk kimliğinin sulandırılmasından biz Azerbaycan Türklüğü rahatsızlık duymaktayız. Biz Azerbaycan Türkleri olarak, Türk dünyasının güzide bir parçasıyız. Nasıl ki Balkan Türklerine “Balkani” denilmiyorsa, nasıl ki Kırım Türklüğüne “Kırımi” denilmiyorsa, Azerbaycan Türklerine de “Azeri” denilmesi, bir oyunun parçasıdır. Tüm bunlardan sonra, İran Yönetimini akıl yoluna davet ederek, Başta Türklük olmak kaydı ile İran Türklüğünden özür dilemesini talep ediyoruz. Ermenilere, Kürtlere verdikleri anadilde eğitim haklarından, bir parçasını da İran sınırları içinde(Farslardan bile çok) birinci çoğunluk olan Azerbaycan Türklüğüne ve de İran Türklüğüne vermesini bekliyoruz. Aksi taktirde her geçen gün İran’ın kan kaybedeceğini, emperyal güçler için yeni oyun sahası olacağını hatta üçüncü dünya savaşının bölgemiz sınırları içine sıkıştırılmak istendiği bu günler için uygun biz zemin yaratmaktan ibaret olacağını buradan beyan ediyorum. Bu durumun, bölgemizdeki hiç bir halkın yararına olmayacağı gibi Farsların da yararına olmayacaktır…  

May 14, 2016 3:23