Şehit aileleri ve gazilerimize sahib çıkmalıyız

Onlar vatan ve millet yolunda canlarından geçenlerdir! Onlar, mesuliyet duymakta olduğu ailelerinden önce  “VATAN ve MİLLET” diyenlerdir. Akıttığı kanlarıyla vatan toprağını sulayan, tarihten bu güne yurt yapanlardır. Geleceğimiz olan evlatlarımızın ve milli kültürümüzün yaşaması için, kendi evlatlarını öksüz koymayı göze alanlardır. Töremiz de, inandığımız değerlerimiz de tarih boyu bize şehadetin anlam ve önemini her zaman diri tutmayı öğretmiştir. Türk toplumunun hafızasında “şehitlik” ve “qazilik”makamı yüce bir makam olmuştur. Bu makamların yüceliği, bizlerin duyarlılığı oranında gerçek değerini bulacak ve yaşatılacaktır. Şayet bizler, bu makama erişenlerin geride bıraktıklarına sahip çıkarsak, onların eksilecek yaşamını bir nebze de olsa önleyebilirsek, şehitlerimizi toplum katmanlarında isimleriyle yaşatabilirsek, onlar da mekanlarında eminim huzur içinde olacaklardır. Devletin her vatandaşı da mevzu-bahis vatan olduğunda geride kalacak olanlarla ilgili kayqısından kurtulacaktır. 90'lı yıllarda, Azerbaycan bağımsızlığı yolunda ve Karabağ Savaşlarında canlarını veren şehitlerimizin ailelerini ve de yaralanan, iş göremez halde olan qazilerimizi tanıdım. Şehitlerimizin ailelerinin ve çocuklarının maddi anlamda çok zor durumlarda kaldığına şahit oldum. Zaten atasını kaybetmek bir çocuk için ağır bir travmadır, bunun yanında madden sıkıntı ve zorluklarla da karşı karşıya kaldığı zaman, geleceğe olan ümitlerini ve inançlarını kaybediyorlar. Çok daha tehlikelisi, vatana ve millete olan sevgisini sorgulamaya başlayabiliyor. Yaşamlarında bu değerleri merkeze koymaktan imtina edebilirler ki bu da millet olamayan toplumlarda çokça görülür. Bu durumun farklı bir hali de qazilerimizin özünde-ailesinde yaşanabiliyor. Beden sağlığını ve çalışma imkanını kaybeden qazilerin,  aile ihtiyaçlarını karşılayamama duygusunu yaşaması, çocuklarına yaşamlarında destek olamaması, onları kahreder. Tüm bunlara şahit olan çevresinde de bu makamların yüceliği sorgulanmaya başlar ki toplum değerlerini derinden sarsabilecek, insanları bencilleştirecek, manevi değerleri yerle bir edecek neticeye götürür. Toplumun geleceğini qaranti altına almak istiyorsak, öncelikli olarak toplum için şehadeti göze alanlarına sahip çıkılmalı, onların sorumluluklarını devlet-millet elele vererek üstlenmelidir. Geride kalan ailelerinin ve çocuklarının tüm ihtiyaçlarının karşılanarak, sağlıklı bir anlayışla geleceğe taşınmalıdır. Babasını kaybeden bir çocuğa devlet “BABA” şevkatini göstermelidir ki o yolda yürüyenler tereddüt etmesinler. Geçmişte Azerbaycan yaşadığı olumsuzluklar sonucunda yeterli imkanlara sahip olmadığından/ya da herhangi bir sebepten şehit çocuklarına ve ailesine yeterince ilgi ve destek vermemiş olabilir. Bu günün Azerbaycan’ı tüm yukarıda kaleme aldığımız işleri yapabilecek güçte ve kudrettedir. Sözlerimi Şeyh Edebali’nin bir sözüyle bitirirken”Milleti yaşat ki devlet yaşasın!”, tüm şehitlerimizi rahmetle anıyor, qazilerimize acil şifalar diliyorum.  

Noyabr 21, 2020 2:44

BAŞIN DİK OLSUN KARDEŞİM!

Genç yaşlarımızda yaşadık müsibeti! En ağır sınavlardan geçtik, “Sabır” deyip yutkunmaktan kahrolduk. 30 Yıl boyunca heyecanlarımız ve heveslerimiz kursağımızda kaldı. Dağılan Sovyetler Birliğinin kara eli Azerbaycan’ımızın üzerinden kalktı dediğimiz anda, karmaşa ve kaosa sürüklenen Azerbaycan’ımızın üzerinde kara bulutlar dolaşmaya başlamıştı. Kirli emellerden beslenen kötü komşularımız, geçmişte olduğu gibi yine ihanet halkasını boynuna takmış, Kafkasya oyunlarının piyonu olmaya başlamış, Karabağ’da savunmasız sivil halkın üzerine ölüm ve kan kusmuştu. Çaresizce yurdundan yuvasından sökülen, çoluk-çocuğunu kurtarmak için yollara dökülen bir milyon insan topluluğunun yanında, yurdunu-toprağını bırakmak istemeyenlerin de akıl almaz işkencelerle vahşice öldürülmesi, bu gün bile gözlerimizin önünden gitmemiştir. 27 Yıl acılarını içinde bastırarak, onuru kırılmış bir halde yaşamaya çalışan milletim! Her ne kadar dik durmaya çalışsa da; başımızın öne düşmesine engel olamamış, “korkak, cesaretsiz” etiketinden kurtulamamıştık. Dünyayı, yedi yabancıyı bırakalım, özümüze de “KORKAK” olmadığımızı, içimizdeki ihaneti anlatamamıştık. Küresel Güçlerin oyun içinde oyun kurduğunu görememiş-gösterememiştik. Taa ki, o toprakların Türk şuurundan beslendiğini, ölümden korkmayan, şehadete inanan değerler yetiştirdiğinin farkına varıncaya kadar. 30 yıllık bir travmanın ardından bir kuşak kendi topraklarından uzakta büyüdükten sonra, nihayet Türkiye’nin maddi ve manevi desteğini arkasına alan Azerbaycan, Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in emriyle silkinmiş ve ayağa kalkmış, ata-baba yurtlarını işgalden kurtarmak için cepheye-yola düşmüştür. Gençlerimiz bize yakışır gibi; toya-bayrama gider gibi “Vatanın Çağırışına” koşmuştur. Öylesine bir silkiniş, öylesine bir arzuyla silaha sarılmış ki, düşmana Karabağ’ı dar etmiştir. Mübariz İbrahimov’lar destan yazmaya başlamıştır. Elbette vatan topraklarının kurtuluşu için bedeller ödemekteyiz, dünya durdukça ödemeye devam edeceğiz. Şehadet yolunda şehitler vereceğiz ki, vatan toprakları kanlarımızla sulandıkça daha derinlere kök salacağız. Geçmişinde vatan için toprağa düşenlerimizin, şehitlerimizin ve o topraklara hasret gidenlerimizin ruhları şad olsun. Bu günlerde kadim yurt yerlerimizden olan Şuşa’nın kurtuluş haberini beklemenin heyecanı ile nefes almaktayız derken, Şuşa düşman çizmelerinden arınırsa, Karabağ’ın kurtuluşunu kutlama hazırlıklarına başlaya biliriz diye düşünürken, Şuşamızın kurtuluş haberini duyduk. 30 yıllık hasretimize son verildi. Karabağ Azerbaycandır! Bu zor günümüzde dost-düşmanımızı tanırken, tarih “Qardaş Kömeyi”ne bir daha şahit olmuştur. Yaşasın Azerbaycan-Türkiye kardeşliği!

Noyabr 8, 2020 1:28

“Global güclerin bölgemizi dizayn çalışmaları”…

Başta Türkiye olmak kaydı ile tüm Türk ve İslam Dünyası adeta ateş çemberinin içinde kalmıştır. Dünyadaki Güçler bizim coğrafyamız üzerinden, bizlere karşı cereyanlar var edilmektedir. Geriye dönük son iki yüz yıllık tarihe baktığımız zaman, yürütülmüş tüm savaşlardan zarar görenler ekseriyet Türk ve İslam coğrafyasıdır. Hatta, ll. Dünya Savaşına girmediğimiz halde, savaştan yenik ayrılan ülkeler kadar tam bağımsızlığımızı kaybetme noktasına gelmişiz. 20. Asrın sonlarına doğru Balkanlarda yürütülen politikalar yine o bölgedeki Türk ve Müslüman nüfus üzerine oynanmış, aşama aşama katledilmiş ya da zorla göçürülmüştür. Tam o sıralarda Sovyet sınırları içerisinde yürütülmekte olan "Yeniden Yapılanma" adıyla Kafkasya'da kıyımlar başlamış, ne acıdır ki bundan en ağır darbeyi Azerbaycan-Karabağ bölgesi almış, milyonla insan ya katledilmiş veya yerinden-yurdundan edilmiştir. Bu gün Ortadoğu Bölgesinde yürütülen siyaset, "bizi bize kırdıran" siyasete çevrilmiştir.Türkiye Cumhuriyeti'nin etrafında, Balkanlar-Kafkaslar-Ortadoğu adeta "Şeytan Üçgeni"ni andırmaktadır. Tarih Boyu İslam sancaktarlığını yapan Türkler olmuş, Türkler güçlü ise İslam güçlü olmuş, bölge insanı huzur bulmuştur. Türk devletleri kendilerinin dışında tüm halkların hak-hukuklarının korunmasına önem vermiştir. Oysa bu gün, Küresel Güçlerin oyuncağına çevrilen bölge halkları, başta Araplar olmak kaydı ile birbirlerinin aleyhine politikaların birer parçasına çevrilmişlerdir. Bunun yanı sıra, Fars-şovenist siyaseti yapmakta olan İran İslam Cumhuriyeti de ne yazık ki bunun bir parçası olmuştur. Bu gün Türk Dünyasının kiblegâhı sayılan Mustafa Kemal Atatürk'ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk sonrasında kuruluş kodlarından uzaklaşarak, başka bir boyuta geçmiş, "etken" politika ekseninden çıkmış-"edilgen" politikaların parçasına çevrilmiş, bölgede lider olma şansını uzun yıllar kaybetmiştir. Bu gün şayet tam bağımsız ve etken bir Türkiye olmak istiyorsa, çevresindeki "Ateş Çemberi"ni kırmalı, Küresel Güçlere rağmen bölgenin söz sahibi ülkesi olduğunu göstermelidir. Bu konuda ilk başlaması gereken nokta Karabağ problemi olmalıdır. Karabağ, Emperyal Güçlerin pazarlık masasının menüsü olmamalıdır. Kayıtsız-şartsız Azerbaycan toprağı olduğu, Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde hareket etmelidir. Bu konuda Azerbaycan da üzerine düşeni yerine getirmeli, Rus korkusundan kurtulmalı derhal Ermenistan'a ültümatom vermeli, gereğini yapmalıdır. Savaşla kaybedilmişse, yine savaşla da almalıdır. Eğer tüm bu şartları yerine getiremeyeceklerine inanıyorlarsa, Rus korkusundan kurtulamıyorlarsa; o zaman da aşağıda işlenilmiş olan alternatif yol izlenmeli, bölge ülkelerinin işbirliği ile Küresel Güçleri konu dışında tutarak, bölge problemlerini haletmeliler. Nasıl mı? B planı diyebileceğimiz alternatifi ele alarak: “Ermeni kuvvetleri 25 Şubat’ı 26 Şubat’a bağlayan gecede Hocalı kasabasında, 83 çocuk, 106 kadın ve 70’den fazla yaşlı dahil olmak üzere toplam 613 kişiyi vahşice katletti.” sözünden kurtulmalıyız. Yukarıdaki şablon cümle, 26 yıldır dillerde pelesenk olmuş. Dünyaya yaşanmış olunan vahşeti, dar çerçevede anlatmaya ve gözler önüne sermeye çalışmak için didinip durmaktayız. Vahşetin gerçek boyutunu küçülten bu söylemin eksik bir söylem olduğunu düşünüyorum.  Oysa günümüz şartlarını dikkate almadan bu konuda ne kadar anlatırsak, ne kadar işlersek sadece kendi duyarlılığımıza hitap etmekten başka bir sonuç elde edemediğimiz görülmektedir. Sesimizi ulaştırmak istediğimiz belli kesimler ve uluslararası sisteme hakim güçler, “üç maymun”u oynamaya devam edeceklerdir. Bilinmelidir ki, Birleşmiş Milletler ve Minsk Grubu tüm bu yaşananlara yabancı olmamakla birlikte, hukuki açıdan haklı olduğumuzu bilmelerine rağmen sessiz kalmaya devam etmektedirler. Dikkatinizi çekmek isterim ki, bazı dar düşünceliler, Ermeni Diasporasının gücünden geldiğini sanmaktadırlar. Evet, Ermeni Diasporası yüz yıldır Türk karşıtı bir propaganda yapmıştır ve yapmaya da devam edecektir. Çünkü Ermenilerin varlığı bu propagandaya dayalıdır, mağdur ve mazlum edebiyatından beslenmektedir.  Bu suskunluk söz konusu güçlerin çıkarlarıyla örtüştüğü içindir ki, Karabağ bir sorun olarak kalmaya devam edecektir. Hatta bölge ülkelerinin onayı olmadan, silahla ve güce dayalı bir çözümün de söz konusu olmayacağı herkesçe bilinmektedir. Bu  sorun sadece Azerbaycan’ın sorunu değil, tüm bölge ülkelerinin sorunudur. Şayet bu sorunun çözümsüzlüğü devam edecekse, bölge ülkelerinin hiç birine yarar getirmeyecek, tam tersine ülkeler ve halklar arasında sorunları çoğaltacak, düşmanlıkları körükleyecektir. Bu düşmanlıklar da sadece tarih boyu olmayan Ermenistan’ın bölgede varlığını tescillemeye yarayacaktır. Asırlardır bir arada yaşamakta olan halkların arasında derin çatışmalar var edilecektir ve dünyadaki batı güçleri olmak kaydı ile güç dengelerinin bir aracına çevrilmiş haliyle varlığını devam ettirecektir. Problem nasıl çözüme kavuşturabilir?  İşte! Tam bu noktada bölge ülkeleri günlük şahsi menfaatlerini bir anlık kenara bırakarak, İran, Türkiye ve özellikle Rusya bölgeyi ateşe vermek isteyen batı anlayışının önünü kesmek için işbirliğine gitmelidir. Aksi takdirde sürdürülebilir olmayan politikalar bölge ülkelerini karşı karşıya getirecek bir manivelaya çevirebilir ve de söz konusu ülkelerin üzerinden kendi siyasetlerini yürütebilir. Dün Irak’ta, bu gün Suriye’de yürütülen politikaların hiç biri, o bölgede yaşamakta olan ülkelerin ve halkların geleceğine hizmet etmemiştir. Yarın için de Karabağ üzerinden yürütülecek olan programlar asla bölge ülkelerine hizmet etmeyecektir.            

Mart 16, 2020 10:50

“Lejyonerler” mi, “Kahramanlar” mı?

Bu günlerde "Azerbaycan Muhaceratı" üzerine yoğunluklu olarak yapılan çalışmalarla ilgili konuşma ve sohbetlerde, hatta araştırma faaliyetlerinde karşılaştığım bir terim var ve ben bu terimin yerinde kullanılmadığını düşünüyorum. "LEJYON" sözü légionnaire  Fransızca bir sözcük olup, Paralı Asker anlamında kullanılmaktadır. Bizim gibi milletlerde "Asker" sözcüğünün anlam ve içerik olarak kutsiyetinin olduğunu düşünürsek, lejoner veya lejyon söylemleri bizlerde çok ayrı anlamlar içermektedir. Paralı asker veya satılmışlar anlamına çıkar ki, Türk milletinin karekteri ile örtüşmeyen bir durumdur. Türklerde "ASKER" söylemi vatan, millet için canını ortaya koymakla eş değerdir. Yurt için, millet için ölmeği göze alandır asker. Oysa 2. Dünya Savaşında Almanlara karşı savaşa başlayan Sovyetler Birliği ordusunda var olan bir kısım Azerbaycan askerleri saf değiştirerek, Alman saflarında yer almış ve Sovyet ordusuna karşı çarpışmaya başlamıştır. 20-25 yıllık Sovyet işgali altında bulunan Azerbaycan'ın kurtuluşu için  Almanların tarafına geçmeleri ne vatan hainliği, ne de satkınlık değildir. Hele Almanlar adına savaşan paralı askerler hiç değildir. "Azerbaycan Lejyonerleri" söylemi Sovyetlerin onları öyle adlandırmasıdır. O gün, bu söylem Azerbaycan'da söylenmesi doğru olabilirdi, zaten Sovyet zihniyetinin onlara kahramanlık payesi vermesi de söz konusu olmazdı, tam tersine onların ailelerinin mahvedilmesi anlamına gelirdi. Cephede saf değiştirenlerin tüm yakınları Sovyetler tarafından ve ne yazık ki Sovyet Azerbaycan'ı tarafından da "LEJYONERLER" diye ifade edilmiştir. Oysa, onların her biri kahramandır ve de özel değerlerimizdir. Gelin bu günden itibaren onları vatan ve milletimizin kahramanları, diye seslendirelim. Yanlışın neresinden dönülse kardır...

Mart 16, 2020 10:01

20 Ocak 1990 Yanvar Katliamı

Her şey 1987 yılında başlamıştı. Birinci aşaması 1950 li yıllarda tamamlanan milli Ermenistan devleti, halkı azınlıkta olan bir Ermenistan, çoğunluk duruma geçmiş olsa da huzursuzdu. Öncelikle o topraklarda yaşamakta olan ve gerçek sahipleri olan Türklerin kalanlarını bir an önce ülkeden çıkarmalıydı. 1988 yılında resmi olmayan, psikolojik baskı ve yıldırma yöntemiyle bir kısım insanları çıkardılar, kalan 280 bin kişilik son grubu da resmen "ya git-ya öl!" Sovyet Ermenistanı devlet kararıyla, insanları ülkeden çıkardılar. Bu insanlar elbette gidebilecekleri tek yer vardı, o da Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti idi. Azerbaycan, 280 bin kişilik zorunlu göçle gelenlerin sıkıntısı ile boğuşurken, Sovyetler Birliği hükümetinin kayıtsızlığı ve Sovyet Ermenistanın'a hiç bir yaptırımda bulunmayışı, Azerbaycan toplumunu zaten huzursuz ediyorken; tam da o sırada Karabağ'ı Sovyet Ermenistanı'nın istemesi ve o bölgede silahlı terör estirerek insanları katletmesi, çeşitli baskılarla kaos yaratması bardağı taşıran damla olmuştu. Sovyet Azerbaycanında yaşamakta olan halk ve özellikle Revan bölgesinden zorla sürülen büyük bir kesim ki gelip Karabağ'a yerleşmişlerdi, sivil bir hareket başlatarak Ağdam Mitingiyle, yapılanlara Moskova'nın sessiz kalmasını protesto ediyordu. 1989 Yılında onlarca miting yapıldı ki, Moskova'nın dikkatini çekmek için. Sonuç olarak; Moskova'nın sessizliğini bozmaması üzerine, Azerbaycan aydınları kendi geleceğini tayin etme fikrine yöneldiler. Halkın tamamı bu düşüncede olmasa da "20 YANVAR" gecesi Sovyet ordusunun şehre girmesini istemeyen silahsız insanları katledince, halk "böylesi bir katliamı yapan ordu benim ordum olamaz" diyerek, 21 Ocak günü Azatlık Meydanında yakılmış olan ateşe, Sovyet kimliklerini atarak "benim insanlarımı öldüren devlet, benim devletim olamaz!" diyerek, bağımsızlık sembolü olan üç renkli bayrağı göndere çekmişlerdir. O gün şehit ve gazi olanlardan özür dilemek gerekir ki, onlar bu vatan için can verdiler, bağımsız bir devlet yarattılar.

Yanvar 20, 2020 6:51

Aşıklık geleneği ve kopuzun hikayesi – l

Türkler, tarih boyu Asya'dan Avrupa'ya hatta Afrika'ya kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış ve birlikte yaşadıkları her toplumun kültürüne bir şeyler katarken, söz konusu toplumun da birçok kültür değerlerinden kendi kültürlerinde yaşatmaya açık bir toplum olmuşlardır. Bir anlamda sanırım Türkleri arılara benzetmek yanlış olmayacaktır. Arıların her gittiği çiçeğin balözünü toplamaya çalışırken, çiçeklerin tozlaşma yoluyla döllenmesini sağlamak gibi bir görevi de yerine getirmekte olduğunu görüyoruz. Binlerce yıllardan süzülüp  gelen kültürel değerlerimizi, günümüze kadar bizlere ulaştıran birçok enstrüman vardır. Bunların en başına "saz" ve "ozan" birlikteliğini,  yani âşıklık geleneğini koyabiliriz. Âşıklar, sazlı-sazsız, doğaçlama yoluyla-kalemle veya birkaç özelliği bir arada kullanan geleneğe bağlı şiiri belli ezgi ve ahenkle söyleyenlere"âşık-ozan", söyleme biçimine de "âşıklık-âşıklama"denir. Âşıkların kural ve kaidelerini özünde barındıran sistemin tümüne de "âşıklık geleneği"denir. Âşıklık geleneğindeki tanımlamaya göre âşıklar; saz çalıp-çalamama, atışma, karşılaşma yapıp-yapamama, doğaçlama şiir söyleyip-söyleyememe, usta-çırak ilişkisi içinde yetişip-yetişememe vb. gibi geleneksel ölçülerle birbirlerinden ayrılırlar. Âşıklık geleneğinin oluşmasında ve bu gelenek içinde yetişen aşıkların şekillenmesinde geçmişten günümüze kalan tarihi ve kültürel mirasın önemli bir rolü vardır. Bu tanımlamaya dayanarak şu sonuca varabiliriz: Toplumları ileriye taşıyan ve geliştiren unsurlar içinde kültürel mirasın inkar edilemez rolü vardır. Türk Edebiyatının bilinen başlangıcı olarak kabul edilen Dede Korkut hikayelerinin de temelinde "kopuz" ve "ozan" vardır. O günlerden bu günlere Dede Korkut'un kopuzu ve dili, geçmiş kültürümüze adeta birer ayna tutarak bizlere ders niteliğinde birçok mesajı ileterek, kültürel çalışmalarımızın mihenk taşlarından birisine çevrilmiştir. Dolayısı ile tüm halk hikâyeleri  elinde saz-dilinde söz, yüreğinde beşeri ya da ilahi bir sevgi vardır. Bazen giden bir sevgiliye yakılan ağıtta, bazen güzelliği anlatan , bazen de yiğitlik ve kahramanlıkları anlatan hatta; bazen toplumsal gidişatı eleştiren, yeren, halkın duygularını dile getiren koşuk ya da koşmalarımız vardır. İslamiyet öncesi  Alp Er Tunga Destanında olduğu gibi yiğitlik ve kahramanlık sembolü kişileri destanımsı bir dil ile anlatmıştır Dede Korkut. Erler çıkmış meydana, Ağıt yakarlar Han'a. Haykırırlar cihana, Alp Er Tunga öldü mü? Issız acun kaldı mı? Ödlek öcün aldı mı? İmdi yürek yırtılır? Türklerin İslamla tanışması sonrasında, dini motiflerin de aşıklık geleneğine çok önemli tesirlerinin olduğunu görmekle birlikte, kültürel anlamda aşıklık geleneği özünden bir şey kaybetmeden tarihi seyirine devam etmiştir. Örneğin Bizler ilahi sevgiye giden yolun beşeri ve halk sevgisinden geçtiğini de yine sazı ve sözü ile ozanlarımızdan öğrenmişiz. Tüm dertlerimizi, sevinçlerimizi hatta tarihdeki bir çok kahramanlıklarımızı da sazı ve sözüyle ozanlarımız dile getirmiştir. Yukarıda da değindiğimiz gibi Aşıklık Geleneği ve sazın Türk  tarihi ve de geleneklerinin bu günlere taşınmasında çok önemli bir yeri vardır, günümüzde de bu yerini korumaya devam etmektedir.

Oktyabr 3, 2019 7:14

Tekamül bu mudur!?

Dünyanın iki kutuplu sürecinden sonra "Qlobalizm" rüzgarına kapıldığı günümüze kadar geçen süre otuz yıla yaklaşmaktadır. O günlerde sönmeyen bir alevi andıran Azerbaycan sevgim, bu güne kadar ruhunu kaybetmeden süregelmektedir. Yine o günlerde sevdamız Azerbaycan'ken, bu gün yaşam felsefemize dönmüş durumdadır. Gençliğin en hararetli günlerinde bizler için kapalı kutuyu andıran Sovyetler Birliğinin dağılma sürecine şahitlik edenlerin, söz konusu dağılma sürecine katkı sunanların, yurt ve vatan kavramının Sovyetler Birliğinden sıyrılıp, Azerbaycan Cumhuriyetinde şehadete ve qazaya dönüşen insanlarımızın ve hatta dünyada nelerin olup-bittiğinin idrakinde olmayıp sessiz kalanların da,  birçok konuda mahrum kaldığı bazı değerlerin yanı sıra, o günlerde sahip oldukları ancak  bu gün uzağında kaldıkları değerlerin de var olduğunu söylemek mümkündür. Günümüzden yaklaşık yüz yıl önce, tüm imkansızlıklara rağmen bağımsızlık bayrağını Azerbaycan semalarına çekenlerin ikinci ve üçüncü kuşaklarının 70 yıl suskunluğundan sonra yeniden ayağa kalkması ve kimlikleri üzerinden atalarının ruhlarını şad etme arzusunda olanların duygu ve düşüncelerine zaman zaman şahit oluyor ve otuz yıl önceki heyecan ve coşkudan çok şey kaybettiklerine üzülerek şahit oluyorum Geçtiğimiz günlerde Bakü'den gelen bir dostumuzla sohbet ederken, ondaki umutların ve idealist fikirlerin sarsıldığını görmek, canımı haddinden fazla acıttığını ve yeterince beni sarstığını söyleyebilirim.  Bir hal-hatır sordum; bin ah işittim desem yeridir. "Bizler vatan için her şeyimizi ortaya koyduk, hayatımızı mücadeleye adadık, Sovyetler gibi bir devi dize getirdik, deryayı geçtik, çayda boğulduk," dedi. Neden böyle düşündüğünü, sorunca;"Azerbaycan Kültürünün yaşadığı tüm coğrafyamız paramparça, insanlarımızın bir yumruk olmaktan uzak olduğu, bir avuç ermeni elinde aciz kaldığımızı, geçimşimizi kaybetmekle kalmayıp-geleceğimizden umudunu kestiğini," söyledi. Bu kadar karamsar olmaması gerektiğini söylediğimde ise; "Nasıl karamsar olmayayım? Sovyetlerin zamanında bizlerin ne gelecek kaygısı, ne çocuklarımızın geçim derdi, ne ev, ne iş derdimiz yoktu. Sadece bağımsız olmayan bir Azerbaycan derdimiz var idi. Bu günse, Ne çocuklarımın geleceğine umutla bakabiliyorum, ne ülkemin işgal edilmiş topraklarının geriye döneceğine inancım var, Azerbaycan'ın bağımsızlığına olan inancımı da kaybettim. Öyle ki, o zamanlar bir tek Sovyetlerin işgali altındaydık, yalnız onlara hesap veriyorduk. Oysa bu gün Qlobal bir sistemin pençesinde, vahşi bir kapitalizmin ayakları altında inim inim inlemekteyiz. Batısından doğusuna tüm dünyaya hesap vermekle mükellefiz. Otuz yıl bundan önce, bir kişinin maaşı 50 dolara karşılıktı ve bir aileyi iyi-kötü geçindirebiliyorduk. O günden bu güne işçi maaşı 70-80 dolara karşılık gelmektedir ve geçinmenin imkanı yoktur. Sıradan bir ailenin geçimini en azı beşyüz dolardan aşağı sağlayamazsınız. Bazen düşünmeden edemiyorum ki, Sovyet sistemine haksızlık mı ettik? hayatımızı ortaya koymamızın bedeli 20-30 dolardan mı ibaretti?" Yüreğinin vatan ve millet sevgisiyle dolu olduğuna inandığım bir adamın, böylesine korkunç bir düşünceye evrilmesine söylenecek söz bulamıyorum...  

Sentyabr 6, 2019 1:10

25 Şubat’ı 26 Şubat’a bağlayan gecede Hocalı kasabasında…

"Ermeni kuvvetleri 25 Şubat’ı 26 Şubat'a bağlayan gecede Hocalı kasabasında, 83 çocuk, 106 kadın ve 70'den fazla yaşlı dahil olmak üzere toplam 613 kişiyi vahşice katletti." Yukarıdaki şablon cümle, 26 yıldır dillerde pelesenk olmuş. Dünyaya yaşanmış olunan vahşeti anlatmaya ve gözler önüne sermeye çalışmak için didinip durmaktayız. Oysa günümüz şartlarını dikkate almadan bu konuda ne kadar anlatırsak, ne kadar işlersek sadece kendi duyarlılığımıza hitap etmekten başka bir sonuç elde edemediğimiz görülmektedir. Sesimizi ulaştırmak istediğimiz belli kesimler ve uluslararası sisteme hakim güçler, "üç maymun"u oynamaya devam edeceklerdir. Bilinmelidir ki, Birleşmiş Milletler ve Minsk Grubu tüm bu yaşananlara yabancı olmamakla birlikte, hukuki açıdan haklı olduğumuzu bilmelerine rağmen sessiz kalmaya devam etmektedirler. Dikkatinizi çekmek isterim ki, bazı dar düşünceliler, Ermeni Diasporasının gücünden geldiğini sanmaktadırlar. Evet, Ermeni Diasporası yüz yıldır Türk karşıtı bir propaganda yapmıştır ve yapmaya da devam edecektir. Çünkü Ermenilerin varlığı bu propagandaya dayalıdır, mağdur ve mazlum edebiyatından beslenmektedir. Bu suskunluk söz konusu güçlerin çıkarlarıyla örtüştüğü içindir ki, Karabağ bir sorun olarak kalmaya devam edecektir. Hatta bölge ülkelerinin onayı olmadan, silahla ve güce dayalı bir çözümün de söz konusu olmayacağı herkesçe bilinmektedir. Bu sorun sadece Azerbaycan'ın sorunu değil, tüm bölge ülkelerinin sorunudur. Şayet bu sorunun çözümsüzlüğü devam edecekse, bölge ülkelerinin hiç birine yarar getirmeyecek, tam tersine ülkeler ve halklar arasında sorunları çoğaltacak, düşmanlıkları körükleyecektir. Bu düşmanlıklar da sadece tarih boyu olmayan Ermenistan'ın bölgede varlığını tesçillemeye yarayacaktır. Asırlardır bir arada yaşamakta olan halkların arasında derin çatışmalar var edilecektir ve dünyadaki batı güçleri olmak kaydı ile güç dengelerinin bir aracına çevrilmiş haliyle varlığını devam ettirecektir. Problem nasıl çözüme kavuşabilir? İşte! Tam bu noktada bölge ülkeleri günlük şahsi menfaatlerini bir anlık kenara bırakarak, İran, Türkiye ve özellikle Rusya bölgeyi ateşe vermek isteyen batı anlayışının önünü kesmek için işbirliğine gitmelidir. Aksi takdirde sürdürülebilir olmayan politikalar bölge ülkelerini karşı karşıya getirecek bir manivelaya çevirebilir ve de söz konusu ülkelerin üzerinden kendi siyasetlerini yürütebilir. Dün Irak'ta, bu gün Suriye'de yürütülen politikaların hiç biri, o bölgede yaşamakta olan ülkelerin ve halkların geleceğine hizmet etmemiştir. Yarın için de Karabağ üzerinden yürütülecek global programlar asla bölge ülkelerine hizmet etmeyecektir. Bölgesel Güçler (Rusya, İran, Türkiye)işbirliğinde sorun çözüme kavuşturulabilir, tıpkı bu gün Suriye'de olduğu gibi...  

Fevral 28, 2019 2:20

Yeter artık – çözüm üret!!!

Bu günlerde 20 Yanvar 1990 Bakü katliamının yıldönümünü zafer olarak ve şehitlerimizi de saygı minnet ifadeleriyle andık. Bir kez daha şehitlerimizin ruhu şad olsun. Uzun yıllar o gün yaşadıklarımızın travmasından çıkamamış ve matem gibi alqılamıştık. O gece verilen canlarımızın halkımıza bir zafer kazandırdığını uzunca bir süre sonra anlamaya başlamıştık. Millet tam da 20 Ocak 1990 yaralarını sarmaya çalışırken, bağımsız cumhuriyeti yola koymakla meşgulken, tarih boyunca piyonluk yapanlar yine yapacağını yapmış, Azerbaycan'ın bağrına-Karabağ'a saldırmaya başlamışlardı. Dünya-alem biliyor ki, bunu yapacak yürekleri yoktu ancak, birilerinin köpekliğini yaptıkları ayen-beyan ortadaydı. Masum ve savunmasız bir millete kadın, çocuk, yaşlı demeden katliamlar yapılıyordu. Aslında bu katliamlar insanlığa yapılmaktaydı, tecavüz insanlığın iffetine yapılmaktaydı. Böylesine vahşeti insanın insana yapacağını tahayyül bile edemezsiniz. Yaşanılan vahşeti anlatacak sözcüklerin kifayetsiz kaldığı, tekrarlarının yaşanıldığını yalnız, 20. Asrın başlarında yaşayanların torunları olan bizler biliyorduk. 26 Şubat 1992-Hocalı Soykırımı soysuzluğu görülmeyen boyutlara çıkarıyordu. Tarihe; canavarlaşmak bu olsa gerek, dedirten bir iz düşülüyordu. Dünyanın birçok yerinden gelen ve yaşanılmış olanları kendi gözleriyle görmüş olan medya mensuplarının kalemlerinden, aklın almayacağı, travmatik hadiselerin yayınlanması, kayıt altına alınması ve kısa sürede gündemden düşmesinin şahidi olmuştuk. Tüm bu olanlara anlam vermek mümkün değildi. Ortada deliliyle, sübutu ile var olan VAHŞETE rağmen dünyanın sessizliğini bizler de anlamamıştık ya da anlayamamıştık. 27 yıldır bunu tüm dünyaya ispatlamak için çırpınıp duran Azerbaycan'ı ne dünyanın güçlüleri, ne de "İNSAN HAKLARI HAVARİLERİ! duymaz-görmez-işitmezi oynuyorlardı. Yine bu güçlerden bir hakem heyeti oluşturuluyor; onlar da soğutma çalışmaları yapmakla meşguldüler. Onlar kimdi; Dünya'ya insanlık dersi veren ABD, tüm olanların müsebbibi Rusya, demokrasinin beşiği! Fransa, hakem heyetinin üyeleriydi. Sizlere şöyle bir soru sorulsa, "Ermeni Lobisinin dünya'da güçlü olduğu üç ülke adı söyleyin" bu ülkeler kimler olur? Sokaktan yüz kişiye sorulsa, tamamı hakem heyetini (ABD, Rusya, Fransa) sayacaktır. Demek ki, biz sahada ve masada kaybetmişiz... Kimseyi suçlamak istemiyorum, sadece günün şartları bunu talep ediyor. Tüm bunlara rağmen, bizler ne yapmalıyız? Her 26 Şubat geldiğinde konu hakkında kalıplaşmış sözlerle yüreğimizi delen acılarımızı dilimizden akıtıp rahatlamalı mıyız, yoksa başka neler yapılabilir, noktasında mı kafa yormalıyız? Sanırım öncelikli olarak sıradanlaşmış anım programlarından kurtulmalıyız. Şahsen benim çevremden "yeter artık, bize vahşetin cesetleri göstermeyin" diyen çok insan var. 25-30 yıllık bu travmadan çıkmalı ve neler yapabiliriz, üzerinde düşünmemiz ve konuşmamız gerekiyor. Bu vahşete, katliama, bu soykırıma ortak olanlar da dahil, onların yataklarında rahat uyuyamayacağı, susmayı yeğleyenler de dahil huzursuz olabileceği neleri yapmalıyız? Bu konuda yapılabilecek çok şey olduğuna inanıyorum. Devlet ve millet olarak suskun kalmakla, bilerek veya bilmeyerek sadece soğutma çalışmalarına katkı ve destek veriyoruz. Bu konuda devleti ve hükümeti suçlamak, ya da tek başına milleti suçlamak kolaycılığa kaçmaktır. Bunun için yapılması gereken en öncelikli iş, siyasi kan davalarını bırakıp, geçmişe sünger çekip, devlet ve millet elele vermelidir. Birbirimizi yemekten, birbirimizi didmekten kurtulmalıyız. İddia ediyorum ki, sistem ve millet birbirini vurmaya sarf ettiği enerjiyi parçalanmış vatan topraklarına harcamış olsaydı, bu gün Azerbaycan düşmüş olduğu bu zilletten çok uzakta bir noktada olurdu. "Zillet" sözümden lütfen kimse alınmasın; kanı kurumamış şehitlerinin çocukları sefil ve perişan, gazileri eceliyle başbaşa kalmış, toprakları 30 yıldır işgal altında kalmış bir milletin durumunu "ZİLLET" olarak ifade etmek sanırım abartı değildir.        

Yanvar 28, 2019 12:06

100 yıllık uykudan uyanmak!

Toplumlar, yaşadıkları kültürün geleceğe aktarımına aracılık eden yerleşim adları ile anılır. Muhacir gelenler, aradan 100 yıl geçmiş olmasına rağmen geldikleri yer adlarıyla anılır ve tanınırlar. Örneğin; Karabağlılar, Genceliler, Cebrayıllılar, İrevanlılar, hatta küçük yerleşimden gelenler bile, Ağbabalılar, Şiddililer, Gümrülüler gibi uzatabileceğimiz çokca yer adlarıyla ifade edilirler.Dünyanın herhangi bir yerinde, binlerce yıldan süzülüp gelen değerlerin şekillenmesinde çok önemli etken coğrafi özelliklerdir. O yerden bir başka coğrafyaya gitse de yaşadığı kültürü ikincil olan yere taşır ve  bilerek veya bilmeyerek nesiller aracılığıyla geleceğe aktarır. Bazı toplumlar bu konuda çok radikal olarak geldikleri yerleri  toplumsal hafızlarında asırlar boyu diri saklamasının yanında, bazı toplumlar ise bu konuda, adeta "balık hafızalı" bir davranış sergileyerek, geçmişine ve gelecek nesillere kötülük ederler. Acaba biz bunlardan hangi kategoriye girmekteyiz?Tam yüz yıl önce, tarihi yurtlarımızdan savunmasız bir haldeyken kovulan, sürülen hatta toplu katliamlardan ailesini ve çoluk-çocuğunu korumak adına panik içinde yurtlarını terk etmek zorunda kalan onbinlerce çaresiz ailelerin, bu gün milyonlarca nüfusuna sahip bizler Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşları olarak yaşamımıza devam etmekteyiz. Özellikle sınır boylarındaki serhat şehirlerimiz olan Kars, Iğdır ve Ardahan illerine yerleşmiş olan bu ailelerimiz, ortalık sakinleşince dönme umuduyla yıllarca  beklemişler, nihayet umutları suya düşünce yersiz ve yurtsuz olarak hayat mücadelesine koşulmuşlar. Özellikle Revan coğrafyasından gelen birinci kuşak ilerleyen yaşlarında yurt özlemiyle dolu, hasret acısını bağrına basıp söndürmeye çalışsa da zamanla geçmişin ağır travmasının dışa vurmasıyla,  çocuklarına dramatik hikayelerini biraz daha hafifleterek anlatıp, yaşamdan sessiz-sedasız kopup gitmişler. Söz konusu hikâyelerle büyümekte olan kinci nesil ise bu konuda gereğini yapmayıp, geçmişi unutmak ve geleceğe umutla bakmak adına yaşam mücadelesine girmiş, çocuklarını kendi dinledikleri hikâyelerinden uzak tutma gayretinde olmuşlardır. Nihayetinde ikinci nesil de yavaş yavaş sayıları azalmaya başladı. Bu gün yaşamakta olan üçüncü nesil ise yeterince bilgi ve birikime sahip değil. Sadece "Benim de dedelerim Azerbaycan'dan gelmişler" tarzında kalıp cümlelerden ibaret bir bilgiye sahiptirler.Günümüzde toplumların gelecek bağlarını geçmiş üzerine sağlam temellere oturtarak yön verme planlarının yanında sağlıklı bir geçmiş hikâyesi yoksa bile, yamalı bir bohça gibi kendine soy-kök oluşturma peşindeyken, bizim kültürümüz insanları ise "tüm evrensel değerler" üzerinden yürüyerek, herkesin insan olduğu anlayışını rehber edinmiştir. Her zaman  doğru yönüyle baktığımızda güzel görünen, ancak teoride kalan, gerçek hayatta bizim dışımızda pek kimselerde kabul görmeyen, kabul görmüş gibi yapılan bu anlayıştan daima zarar görmüş, kaybetmişiz. Son zamanlarda, özellikle  son yüzyılda Ermeniler üzerinden toplumumuza ve milletimize karşı yürütülen politik oyunlar, kanlı katliamlara rağmen bizim bir çok insanımızın Ermenilerle dostluğumuzdan bahsetmelerini anlamakta zorlanıyorum. Haksızlığı uğrayanların bu düşüncede olmalarına rağmen, dostum dediğimiz o insanlardan birilerinin bize karşı bir haksızlığın yapıldığını söylediğini görmek pek mümkün olmuyor. Münferit olarak söyleyenlerin de sesini ve soluğunu kestiklerine tarihte ve bu gün de (tıpkı Hırant Dink'e yaptıkları gibi) şahit olmuşuzdur.  

Yanvar 24, 2019 12:56