Aşıklık geleneği ve kopuzun hikayesi – l

Türkler, tarih boyu Asya'dan Avrupa'ya hatta Afrika'ya kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış ve birlikte yaşadıkları her toplumun kültürüne bir şeyler katarken, söz konusu toplumun da birçok kültür değerlerinden kendi kültürlerinde yaşatmaya açık bir toplum olmuşlardır. Bir anlamda sanırım Türkleri arılara benzetmek yanlış olmayacaktır. Arıların her gittiği çiçeğin balözünü toplamaya çalışırken, çiçeklerin tozlaşma yoluyla döllenmesini sağlamak gibi bir görevi de yerine getirmekte olduğunu görüyoruz. Binlerce yıllardan süzülüp  gelen kültürel değerlerimizi, günümüze kadar bizlere ulaştıran birçok enstrüman vardır. Bunların en başına "saz" ve "ozan" birlikteliğini,  yani âşıklık geleneğini koyabiliriz. Âşıklar, sazlı-sazsız, doğaçlama yoluyla-kalemle veya birkaç özelliği bir arada kullanan geleneğe bağlı şiiri belli ezgi ve ahenkle söyleyenlere"âşık-ozan", söyleme biçimine de "âşıklık-âşıklama"denir. Âşıkların kural ve kaidelerini özünde barındıran sistemin tümüne de "âşıklık geleneği"denir. Âşıklık geleneğindeki tanımlamaya göre âşıklar; saz çalıp-çalamama, atışma, karşılaşma yapıp-yapamama, doğaçlama şiir söyleyip-söyleyememe, usta-çırak ilişkisi içinde yetişip-yetişememe vb. gibi geleneksel ölçülerle birbirlerinden ayrılırlar. Âşıklık geleneğinin oluşmasında ve bu gelenek içinde yetişen aşıkların şekillenmesinde geçmişten günümüze kalan tarihi ve kültürel mirasın önemli bir rolü vardır. Bu tanımlamaya dayanarak şu sonuca varabiliriz: Toplumları ileriye taşıyan ve geliştiren unsurlar içinde kültürel mirasın inkar edilemez rolü vardır. Türk Edebiyatının bilinen başlangıcı olarak kabul edilen Dede Korkut hikayelerinin de temelinde "kopuz" ve "ozan" vardır. O günlerden bu günlere Dede Korkut'un kopuzu ve dili, geçmiş kültürümüze adeta birer ayna tutarak bizlere ders niteliğinde birçok mesajı ileterek, kültürel çalışmalarımızın mihenk taşlarından birisine çevrilmiştir. Dolayısı ile tüm halk hikâyeleri  elinde saz-dilinde söz, yüreğinde beşeri ya da ilahi bir sevgi vardır. Bazen giden bir sevgiliye yakılan ağıtta, bazen güzelliği anlatan , bazen de yiğitlik ve kahramanlıkları anlatan hatta; bazen toplumsal gidişatı eleştiren, yeren, halkın duygularını dile getiren koşuk ya da koşmalarımız vardır. İslamiyet öncesi  Alp Er Tunga Destanında olduğu gibi yiğitlik ve kahramanlık sembolü kişileri destanımsı bir dil ile anlatmıştır Dede Korkut. Erler çıkmış meydana, Ağıt yakarlar Han'a. Haykırırlar cihana, Alp Er Tunga öldü mü? Issız acun kaldı mı? Ödlek öcün aldı mı? İmdi yürek yırtılır? Türklerin İslamla tanışması sonrasında, dini motiflerin de aşıklık geleneğine çok önemli tesirlerinin olduğunu görmekle birlikte, kültürel anlamda aşıklık geleneği özünden bir şey kaybetmeden tarihi seyirine devam etmiştir. Örneğin Bizler ilahi sevgiye giden yolun beşeri ve halk sevgisinden geçtiğini de yine sazı ve sözü ile ozanlarımızdan öğrenmişiz. Tüm dertlerimizi, sevinçlerimizi hatta tarihdeki bir çok kahramanlıklarımızı da sazı ve sözüyle ozanlarımız dile getirmiştir. Yukarıda da değindiğimiz gibi Aşıklık Geleneği ve sazın Türk  tarihi ve de geleneklerinin bu günlere taşınmasında çok önemli bir yeri vardır, günümüzde de bu yerini korumaya devam etmektedir.

Oktyabr 3, 2019 7:14

Tekamül bu mudur!?

Dünyanın iki kutuplu sürecinden sonra "Qlobalizm" rüzgarına kapıldığı günümüze kadar geçen süre otuz yıla yaklaşmaktadır. O günlerde sönmeyen bir alevi andıran Azerbaycan sevgim, bu güne kadar ruhunu kaybetmeden süregelmektedir. Yine o günlerde sevdamız Azerbaycan'ken, bu gün yaşam felsefemize dönmüş durumdadır. Gençliğin en hararetli günlerinde bizler için kapalı kutuyu andıran Sovyetler Birliğinin dağılma sürecine şahitlik edenlerin, söz konusu dağılma sürecine katkı sunanların, yurt ve vatan kavramının Sovyetler Birliğinden sıyrılıp, Azerbaycan Cumhuriyetinde şehadete ve qazaya dönüşen insanlarımızın ve hatta dünyada nelerin olup-bittiğinin idrakinde olmayıp sessiz kalanların da,  birçok konuda mahrum kaldığı bazı değerlerin yanı sıra, o günlerde sahip oldukları ancak  bu gün uzağında kaldıkları değerlerin de var olduğunu söylemek mümkündür. Günümüzden yaklaşık yüz yıl önce, tüm imkansızlıklara rağmen bağımsızlık bayrağını Azerbaycan semalarına çekenlerin ikinci ve üçüncü kuşaklarının 70 yıl suskunluğundan sonra yeniden ayağa kalkması ve kimlikleri üzerinden atalarının ruhlarını şad etme arzusunda olanların duygu ve düşüncelerine zaman zaman şahit oluyor ve otuz yıl önceki heyecan ve coşkudan çok şey kaybettiklerine üzülerek şahit oluyorum Geçtiğimiz günlerde Bakü'den gelen bir dostumuzla sohbet ederken, ondaki umutların ve idealist fikirlerin sarsıldığını görmek, canımı haddinden fazla acıttığını ve yeterince beni sarstığını söyleyebilirim.  Bir hal-hatır sordum; bin ah işittim desem yeridir. "Bizler vatan için her şeyimizi ortaya koyduk, hayatımızı mücadeleye adadık, Sovyetler gibi bir devi dize getirdik, deryayı geçtik, çayda boğulduk," dedi. Neden böyle düşündüğünü, sorunca;"Azerbaycan Kültürünün yaşadığı tüm coğrafyamız paramparça, insanlarımızın bir yumruk olmaktan uzak olduğu, bir avuç ermeni elinde aciz kaldığımızı, geçimşimizi kaybetmekle kalmayıp-geleceğimizden umudunu kestiğini," söyledi. Bu kadar karamsar olmaması gerektiğini söylediğimde ise; "Nasıl karamsar olmayayım? Sovyetlerin zamanında bizlerin ne gelecek kaygısı, ne çocuklarımızın geçim derdi, ne ev, ne iş derdimiz yoktu. Sadece bağımsız olmayan bir Azerbaycan derdimiz var idi. Bu günse, Ne çocuklarımın geleceğine umutla bakabiliyorum, ne ülkemin işgal edilmiş topraklarının geriye döneceğine inancım var, Azerbaycan'ın bağımsızlığına olan inancımı da kaybettim. Öyle ki, o zamanlar bir tek Sovyetlerin işgali altındaydık, yalnız onlara hesap veriyorduk. Oysa bu gün Qlobal bir sistemin pençesinde, vahşi bir kapitalizmin ayakları altında inim inim inlemekteyiz. Batısından doğusuna tüm dünyaya hesap vermekle mükellefiz. Otuz yıl bundan önce, bir kişinin maaşı 50 dolara karşılıktı ve bir aileyi iyi-kötü geçindirebiliyorduk. O günden bu güne işçi maaşı 70-80 dolara karşılık gelmektedir ve geçinmenin imkanı yoktur. Sıradan bir ailenin geçimini en azı beşyüz dolardan aşağı sağlayamazsınız. Bazen düşünmeden edemiyorum ki, Sovyet sistemine haksızlık mı ettik? hayatımızı ortaya koymamızın bedeli 20-30 dolardan mı ibaretti?" Yüreğinin vatan ve millet sevgisiyle dolu olduğuna inandığım bir adamın, böylesine korkunç bir düşünceye evrilmesine söylenecek söz bulamıyorum...  

Sentyabr 6, 2019 1:10

25 Şubat’ı 26 Şubat’a bağlayan gecede Hocalı kasabasında…

"Ermeni kuvvetleri 25 Şubat’ı 26 Şubat'a bağlayan gecede Hocalı kasabasında, 83 çocuk, 106 kadın ve 70'den fazla yaşlı dahil olmak üzere toplam 613 kişiyi vahşice katletti." Yukarıdaki şablon cümle, 26 yıldır dillerde pelesenk olmuş. Dünyaya yaşanmış olunan vahşeti anlatmaya ve gözler önüne sermeye çalışmak için didinip durmaktayız. Oysa günümüz şartlarını dikkate almadan bu konuda ne kadar anlatırsak, ne kadar işlersek sadece kendi duyarlılığımıza hitap etmekten başka bir sonuç elde edemediğimiz görülmektedir. Sesimizi ulaştırmak istediğimiz belli kesimler ve uluslararası sisteme hakim güçler, "üç maymun"u oynamaya devam edeceklerdir. Bilinmelidir ki, Birleşmiş Milletler ve Minsk Grubu tüm bu yaşananlara yabancı olmamakla birlikte, hukuki açıdan haklı olduğumuzu bilmelerine rağmen sessiz kalmaya devam etmektedirler. Dikkatinizi çekmek isterim ki, bazı dar düşünceliler, Ermeni Diasporasının gücünden geldiğini sanmaktadırlar. Evet, Ermeni Diasporası yüz yıldır Türk karşıtı bir propaganda yapmıştır ve yapmaya da devam edecektir. Çünkü Ermenilerin varlığı bu propagandaya dayalıdır, mağdur ve mazlum edebiyatından beslenmektedir. Bu suskunluk söz konusu güçlerin çıkarlarıyla örtüştüğü içindir ki, Karabağ bir sorun olarak kalmaya devam edecektir. Hatta bölge ülkelerinin onayı olmadan, silahla ve güce dayalı bir çözümün de söz konusu olmayacağı herkesçe bilinmektedir. Bu sorun sadece Azerbaycan'ın sorunu değil, tüm bölge ülkelerinin sorunudur. Şayet bu sorunun çözümsüzlüğü devam edecekse, bölge ülkelerinin hiç birine yarar getirmeyecek, tam tersine ülkeler ve halklar arasında sorunları çoğaltacak, düşmanlıkları körükleyecektir. Bu düşmanlıklar da sadece tarih boyu olmayan Ermenistan'ın bölgede varlığını tesçillemeye yarayacaktır. Asırlardır bir arada yaşamakta olan halkların arasında derin çatışmalar var edilecektir ve dünyadaki batı güçleri olmak kaydı ile güç dengelerinin bir aracına çevrilmiş haliyle varlığını devam ettirecektir. Problem nasıl çözüme kavuşabilir? İşte! Tam bu noktada bölge ülkeleri günlük şahsi menfaatlerini bir anlık kenara bırakarak, İran, Türkiye ve özellikle Rusya bölgeyi ateşe vermek isteyen batı anlayışının önünü kesmek için işbirliğine gitmelidir. Aksi takdirde sürdürülebilir olmayan politikalar bölge ülkelerini karşı karşıya getirecek bir manivelaya çevirebilir ve de söz konusu ülkelerin üzerinden kendi siyasetlerini yürütebilir. Dün Irak'ta, bu gün Suriye'de yürütülen politikaların hiç biri, o bölgede yaşamakta olan ülkelerin ve halkların geleceğine hizmet etmemiştir. Yarın için de Karabağ üzerinden yürütülecek global programlar asla bölge ülkelerine hizmet etmeyecektir. Bölgesel Güçler (Rusya, İran, Türkiye)işbirliğinde sorun çözüme kavuşturulabilir, tıpkı bu gün Suriye'de olduğu gibi...  

Fevral 28, 2019 2:20

Yeter artık – çözüm üret!!!

Bu günlerde 20 Yanvar 1990 Bakü katliamının yıldönümünü zafer olarak ve şehitlerimizi de saygı minnet ifadeleriyle andık. Bir kez daha şehitlerimizin ruhu şad olsun. Uzun yıllar o gün yaşadıklarımızın travmasından çıkamamış ve matem gibi alqılamıştık. O gece verilen canlarımızın halkımıza bir zafer kazandırdığını uzunca bir süre sonra anlamaya başlamıştık. Millet tam da 20 Ocak 1990 yaralarını sarmaya çalışırken, bağımsız cumhuriyeti yola koymakla meşgulken, tarih boyunca piyonluk yapanlar yine yapacağını yapmış, Azerbaycan'ın bağrına-Karabağ'a saldırmaya başlamışlardı. Dünya-alem biliyor ki, bunu yapacak yürekleri yoktu ancak, birilerinin köpekliğini yaptıkları ayen-beyan ortadaydı. Masum ve savunmasız bir millete kadın, çocuk, yaşlı demeden katliamlar yapılıyordu. Aslında bu katliamlar insanlığa yapılmaktaydı, tecavüz insanlığın iffetine yapılmaktaydı. Böylesine vahşeti insanın insana yapacağını tahayyül bile edemezsiniz. Yaşanılan vahşeti anlatacak sözcüklerin kifayetsiz kaldığı, tekrarlarının yaşanıldığını yalnız, 20. Asrın başlarında yaşayanların torunları olan bizler biliyorduk. 26 Şubat 1992-Hocalı Soykırımı soysuzluğu görülmeyen boyutlara çıkarıyordu. Tarihe; canavarlaşmak bu olsa gerek, dedirten bir iz düşülüyordu. Dünyanın birçok yerinden gelen ve yaşanılmış olanları kendi gözleriyle görmüş olan medya mensuplarının kalemlerinden, aklın almayacağı, travmatik hadiselerin yayınlanması, kayıt altına alınması ve kısa sürede gündemden düşmesinin şahidi olmuştuk. Tüm bu olanlara anlam vermek mümkün değildi. Ortada deliliyle, sübutu ile var olan VAHŞETE rağmen dünyanın sessizliğini bizler de anlamamıştık ya da anlayamamıştık. 27 yıldır bunu tüm dünyaya ispatlamak için çırpınıp duran Azerbaycan'ı ne dünyanın güçlüleri, ne de "İNSAN HAKLARI HAVARİLERİ! duymaz-görmez-işitmezi oynuyorlardı. Yine bu güçlerden bir hakem heyeti oluşturuluyor; onlar da soğutma çalışmaları yapmakla meşguldüler. Onlar kimdi; Dünya'ya insanlık dersi veren ABD, tüm olanların müsebbibi Rusya, demokrasinin beşiği! Fransa, hakem heyetinin üyeleriydi. Sizlere şöyle bir soru sorulsa, "Ermeni Lobisinin dünya'da güçlü olduğu üç ülke adı söyleyin" bu ülkeler kimler olur? Sokaktan yüz kişiye sorulsa, tamamı hakem heyetini (ABD, Rusya, Fransa) sayacaktır. Demek ki, biz sahada ve masada kaybetmişiz... Kimseyi suçlamak istemiyorum, sadece günün şartları bunu talep ediyor. Tüm bunlara rağmen, bizler ne yapmalıyız? Her 26 Şubat geldiğinde konu hakkında kalıplaşmış sözlerle yüreğimizi delen acılarımızı dilimizden akıtıp rahatlamalı mıyız, yoksa başka neler yapılabilir, noktasında mı kafa yormalıyız? Sanırım öncelikli olarak sıradanlaşmış anım programlarından kurtulmalıyız. Şahsen benim çevremden "yeter artık, bize vahşetin cesetleri göstermeyin" diyen çok insan var. 25-30 yıllık bu travmadan çıkmalı ve neler yapabiliriz, üzerinde düşünmemiz ve konuşmamız gerekiyor. Bu vahşete, katliama, bu soykırıma ortak olanlar da dahil, onların yataklarında rahat uyuyamayacağı, susmayı yeğleyenler de dahil huzursuz olabileceği neleri yapmalıyız? Bu konuda yapılabilecek çok şey olduğuna inanıyorum. Devlet ve millet olarak suskun kalmakla, bilerek veya bilmeyerek sadece soğutma çalışmalarına katkı ve destek veriyoruz. Bu konuda devleti ve hükümeti suçlamak, ya da tek başına milleti suçlamak kolaycılığa kaçmaktır. Bunun için yapılması gereken en öncelikli iş, siyasi kan davalarını bırakıp, geçmişe sünger çekip, devlet ve millet elele vermelidir. Birbirimizi yemekten, birbirimizi didmekten kurtulmalıyız. İddia ediyorum ki, sistem ve millet birbirini vurmaya sarf ettiği enerjiyi parçalanmış vatan topraklarına harcamış olsaydı, bu gün Azerbaycan düşmüş olduğu bu zilletten çok uzakta bir noktada olurdu. "Zillet" sözümden lütfen kimse alınmasın; kanı kurumamış şehitlerinin çocukları sefil ve perişan, gazileri eceliyle başbaşa kalmış, toprakları 30 yıldır işgal altında kalmış bir milletin durumunu "ZİLLET" olarak ifade etmek sanırım abartı değildir.        

Yanvar 28, 2019 12:06

100 yıllık uykudan uyanmak!

Toplumlar, yaşadıkları kültürün geleceğe aktarımına aracılık eden yerleşim adları ile anılır. Muhacir gelenler, aradan 100 yıl geçmiş olmasına rağmen geldikleri yer adlarıyla anılır ve tanınırlar. Örneğin; Karabağlılar, Genceliler, Cebrayıllılar, İrevanlılar, hatta küçük yerleşimden gelenler bile, Ağbabalılar, Şiddililer, Gümrülüler gibi uzatabileceğimiz çokca yer adlarıyla ifade edilirler.Dünyanın herhangi bir yerinde, binlerce yıldan süzülüp gelen değerlerin şekillenmesinde çok önemli etken coğrafi özelliklerdir. O yerden bir başka coğrafyaya gitse de yaşadığı kültürü ikincil olan yere taşır ve  bilerek veya bilmeyerek nesiller aracılığıyla geleceğe aktarır. Bazı toplumlar bu konuda çok radikal olarak geldikleri yerleri  toplumsal hafızlarında asırlar boyu diri saklamasının yanında, bazı toplumlar ise bu konuda, adeta "balık hafızalı" bir davranış sergileyerek, geçmişine ve gelecek nesillere kötülük ederler. Acaba biz bunlardan hangi kategoriye girmekteyiz?Tam yüz yıl önce, tarihi yurtlarımızdan savunmasız bir haldeyken kovulan, sürülen hatta toplu katliamlardan ailesini ve çoluk-çocuğunu korumak adına panik içinde yurtlarını terk etmek zorunda kalan onbinlerce çaresiz ailelerin, bu gün milyonlarca nüfusuna sahip bizler Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşları olarak yaşamımıza devam etmekteyiz. Özellikle sınır boylarındaki serhat şehirlerimiz olan Kars, Iğdır ve Ardahan illerine yerleşmiş olan bu ailelerimiz, ortalık sakinleşince dönme umuduyla yıllarca  beklemişler, nihayet umutları suya düşünce yersiz ve yurtsuz olarak hayat mücadelesine koşulmuşlar. Özellikle Revan coğrafyasından gelen birinci kuşak ilerleyen yaşlarında yurt özlemiyle dolu, hasret acısını bağrına basıp söndürmeye çalışsa da zamanla geçmişin ağır travmasının dışa vurmasıyla,  çocuklarına dramatik hikayelerini biraz daha hafifleterek anlatıp, yaşamdan sessiz-sedasız kopup gitmişler. Söz konusu hikâyelerle büyümekte olan kinci nesil ise bu konuda gereğini yapmayıp, geçmişi unutmak ve geleceğe umutla bakmak adına yaşam mücadelesine girmiş, çocuklarını kendi dinledikleri hikâyelerinden uzak tutma gayretinde olmuşlardır. Nihayetinde ikinci nesil de yavaş yavaş sayıları azalmaya başladı. Bu gün yaşamakta olan üçüncü nesil ise yeterince bilgi ve birikime sahip değil. Sadece "Benim de dedelerim Azerbaycan'dan gelmişler" tarzında kalıp cümlelerden ibaret bir bilgiye sahiptirler.Günümüzde toplumların gelecek bağlarını geçmiş üzerine sağlam temellere oturtarak yön verme planlarının yanında sağlıklı bir geçmiş hikâyesi yoksa bile, yamalı bir bohça gibi kendine soy-kök oluşturma peşindeyken, bizim kültürümüz insanları ise "tüm evrensel değerler" üzerinden yürüyerek, herkesin insan olduğu anlayışını rehber edinmiştir. Her zaman  doğru yönüyle baktığımızda güzel görünen, ancak teoride kalan, gerçek hayatta bizim dışımızda pek kimselerde kabul görmeyen, kabul görmüş gibi yapılan bu anlayıştan daima zarar görmüş, kaybetmişiz. Son zamanlarda, özellikle  son yüzyılda Ermeniler üzerinden toplumumuza ve milletimize karşı yürütülen politik oyunlar, kanlı katliamlara rağmen bizim bir çok insanımızın Ermenilerle dostluğumuzdan bahsetmelerini anlamakta zorlanıyorum. Haksızlığı uğrayanların bu düşüncede olmalarına rağmen, dostum dediğimiz o insanlardan birilerinin bize karşı bir haksızlığın yapıldığını söylediğini görmek pek mümkün olmuyor. Münferit olarak söyleyenlerin de sesini ve soluğunu kestiklerine tarihte ve bu gün de (tıpkı Hırant Dink'e yaptıkları gibi) şahit olmuşuzdur.  

Yanvar 24, 2019 12:56

Türklüğün en köklü bayramı Novruz…

Milleti bir araya getiren ve bir arada tutan değerler vardır. Dil ve kültür bunların başında gelir.Türk milletinin tarihine mal olmuş en keskin kültürel değerlerden birisi de bu gün kutlamakta olduğumuz Novruz Bayramımızdır. Türklüğün bilinen tarihi sürecine baktığımız zaman Novruz Bayramı, en eski takvim olan Hayvanlar Takvimi de denilen Güneş takvimine göre yılın başlangıcı-yeni gün, kışın bitişi-tabiatın uyanışı Bahar Bayramı, Demir Dövme Bayramı, Ergenekon Bayramı gibi adlarla sürüp gelmiş ve Cengiz Hanın İran ve Anadolu seferine kadar da bu adlarla yaşatılmıştır. İran Coğrafyasında o güne kadar binlerce yıldır yaşamakta olan Türkler, zaten bu bayramı önceki adları ile kutlamaktaydılar. Göktanrı İnancında, Şaman Kültürünün bir parçası olarak yaşamakta olan Novruz-yeni gün, Azerbaycan ve İran Coğrafyasında Zerdüştlük İnancında da yaşatılmış ve bazı ritüelleri de Zerdüştlükte pekiştirerek yoluna devam etmiştir. İslam inancının bölgede kabul görmesiyle birlikte bu kutlama anlayışı değişmemiş hatta; İslamın ilk halifeleri devrinde yapılan "Bizler, gelenek ve göreneklerimizle birlikte İslamı ve İslam anlayışında yaşamayı kabul ediyoruz," maddesini içeren bir anlaşmaya da konu olmuştur. İşte! o anlaşmada ilk kez "NOVRUZ (YENİ GÜN) BAYRAMI" adı, yani Farsça söylem kullanılmıştır. O günden sonra, asırlarca Türklerin yaşamakta olduğu tüm coğrafyada kutlanan bayram, İslamın kabul gördüğü Türklerde, bu güne kadar bu adla sürüp gelmiştir. Bu kutlamalar Orta Asya Türklüğünde, Gazneliler'de, Babürler'de, Selçuklular'da, Sefaviler'de ve Osmanlılar'da da Novruz Bayramı olarak kutlanırken, neredeyse tüm Türk ve İslam Coğrafyasında kabul gören "BAHAR BAYRAMI"nın Türkiye Cumhuriyetinde kutlanmaması, bir boşluk yaratmış, bu boşluğu da birileri siyasi hareket alanına malzeme olarak kullanmaya başlamıştır. Bu durum Anadolu Türklüğünde kaygı ve endişe ile karşılanmış, en köklü bayramımızı kutlamaktan kaçınır olmuşlar. Bizler bu günlerde tarihimizden ve yaşadıklarımızdan aldığımız tecrübelerle hayatın boşluk kabul etmeyeceğini görerek, kültürümüze sahip çıkmamız gerektiğini, en köklü ve geleneksel bayramımız olan Nevruz Bayramımızı kaybetmemeli, gelecek nesillere aktarmalı, kutlamalı ve de bu bayramın felsefesinde barış, kardeşlik, dostluk, bolluk ve bereketi barındırdığı düşüncesini ön plana çıkararak kutlamamız gerektiğin bilinciyle hareket etmeliyiz.

Mart 21, 2018 1:41

Ahmet Yesevi İslam Anlayışı-Emevi İslam Anlayışı!

Tüm Türk yurtlarında yaşatılmakta olan Ahmet Yesevi'nin "Türklük kaderim, İslam ise tercihimdir."İslam anlayışı ile gelenek ve göreneklerine ters düşmeyecek şekilde yaşanılmaya başlamış ve bunun üzerine de Türk coğrafyasında hızla kabul görüp, yayılmıştır. Yer yer direnç gösreterilmesinin sebebi ise devrinin Emevi İslam anlayışı idi. Dayatılmak istenen bu anlayışın temelinde, islam adı altında Araplaştırma ve Arap milliyetçiliğinin işlenilmesiydi. asırlarca bu anlayışa karşı direnen Türk-İslam anlayışı, nihayet öz elimizle, Yavuz Selim eli ile kendi başımıza geçirilmiş ve o günden sonra İslamın bilime ve eğitime bakışı Türk dünyasında zemin kaybetmiştir. Yavuz dönemine kadar, İslamın bilime bakışı ve Türk dünyasında bilimin kabul görmesi çok yüksek seviyede yaşanmıştır. Bunu sözkonusu devirleri incelediğimiz taktirde rahatlıkla görmek mümkündür. Özellikle, Emevi hakimiyetinden sonra Abbasiler devrinde medrese eğitiminde zirvedekiler genellikle Türklerdir. Bunların başında İbni Sina, Farabi, Ali Kuşçu gibi çok değerli alimler gelmektedir. Çünkü, Türklük İslamı kabul ettiği zaman kendi gelenek ve değerlerinden uzaklaşmadan kabul etmiştir. Oysa, 16. Yüzyıl Osmanlı anlayışı, devlet kademesinde bu değer ve düşüncelerden uzaklaştığı için, medrese eğitimi de, İslamın eğitime bakışı da bilimden uzaklaşmış, dar bir çerçeveden geleceğe bakar olmuştur. O yüzdendir ki Osmanlının çöküşü de bir o kadar hızlı cereyan etmiş, sözkonusu acı sonu hazırlamıştır. Bilim karşısında diz çöken Osmanlı İmparatorluğunu gören Mustafa Kemal, toplumu ileriye taşımanın bilimin ışığında ve islamın aydınlık yüzü ile olacağını görmüştür. Bunu hayata geçirmek için, İslamın şekli boyutunu ortadan kaldırmak için büyük çaba göstererek, tekrar Türk İslam anlayışına yönelmiş, Ahmet Yesevi'nin islami anlayışını Türklükle yeniden buluşturmaya çalışmıştır. Ne yazık ki asırlar boyu Emevi İslam anlayışı ile yaşayan ve o değerlerle dönüştürülenler, İslamın elden gittiğini savunarak bir çok defa ayaklanmalara kalkışmışlardır. Geldiğimiz şu anda ise Atatürk; Ahmet Yesevi İslam anlayışının son uygulayıcısı olarak, büyük bir cephe ile karşı karşıya kalmıştır. Maalesef, günümüz politikacıları popülist politikalar uygulayarak, toplum için gerekli olanları değil, kendileri için araç olabilecek anlayışları hayata geçirmek istemektedirler. Bir diğer deyişle: yine Emevi anlayışını topluma dayatmaya başladılar. Asıl acı olan islam adına, islamı karanlığa gömerek, emperyal güçlerin ekmeğine yağ sürmekteyiz. Bu durum karşısında seçimin topluma kalmış olduğunu bilmem söylemeye gerek var mıdır ?

Dekabr 25, 2017 3:56

Asırlık travmadan çıkış!

20.Yüzyılın başlarında Azerbaycan Muhaceratının yaşadığı acı ve eziyetlerin tesirinden kurtulma süreci tamamlanmıştır...Bu günlerde edebiyatımızda işlenilmeğe başlamıştır.Bu gün Neşe Kutlutaş'ın, Vadi Yayınlarından yayınlanan "Kayıp Topraklar" adlı bir hikâye kitabını okudum. 16 ayrı hikâyenin bir arada olduğu bu hikâye kitabının çok önemsediğim kitabın adının olduğunu söyleyebilirim.Eserin kendine özgü bir dili var ki, hikâyelerin özünde hüzün, acı, yaşanmışlıkları yazar, adeta dantel titizliğinde işlemiş ve de kalemiyle sayfalara zerk etmiştir.Kitabı okuduğumda bana atayurdum Revan'ı göç yollarının ağır azaplarını çağrıştırmakla kalmamış;coğrafyamızın tarihinde bir utanç sayfası olduğunu göstermiştir. Yıkıcı göçlerle ölüm, vahşet, acı, kan ve gözyaşını yazar, ruhun derinliklerine bir nakkaşe edasıyla işlemiştir. Bu günlerde Azerbaycan Muhaceratı ile ilgili birçok kitap okudum ancak, Neşe Kutlutaş hanımın kaleminin samimi, içten ve akıcılığına şahit olabilirsiniz. Okuduğum sürece hikâyelerin içinde yaşama duygusundan kurtulamadım. Söz konusu eserde bir noktaya da dikkat çekmek isterim ki, her hikâye Azerbaycan Edebiyatının Güney kanadının temsilcisi, dünyaca ünlü şairi, üstad Hüseyin Mehmet Şehriyar'ın "Heydar Babaya Selam" şiirinden beşliklerle başlamaktadır. Yazar burada da Azerbaycan'ı adeta yaşanılan acılarda bütünleştirmiştir.Yaklaşık olarak yüzyıllık mazisi olan Azerbaycan Muhaceratı, sanırım yaşamış olduğu travmanın son bulduğuna dair işarettir, diyebiliriz. Muhacir neslin yaşadığı acıları, sinesinde boğduğu çığlıkların ikinci ve üçüncü nesil kalemlerce dile getirildiğini görmek, onların ruhuna huzur vermiştir umarım... Azerbaycan Türklüğünün yaşamış olduğu müsibetler yanında, kaybedilen yurtlarımızda atalarımızın dağıtılmış mezarlarına yakılmış ağıttır "Kayıp Topraklar"... Her hikâye ayrılığa, hasrete, özleme ve de ıstıraba bir kapı aralamış, o aralıktan yaşanmışlıkları okuyucuya tiyatro sahnesi gibi izletmektedir. Yazarını böylesine harikulade bir eserden dolayı kutluyorum. Bu eser , bir daha vurgulamak istiyorum ki, Azerbaycan Muhaceratının sessiz çığlıklarının bir asır sonra dışa vurumudur...

Dekabr 21, 2017 1:11

O, Azerbaycanla Türkiye arasında bir vuslat köprüsü

1970 li yıllardı, Bakü radyosundan dinlerdik. Özellikle yaşlı nesil, tüm hasretlerini ve özlemlerini onun sesi ve müziği ile avuturlardı. Çocukluk yıllarımdan beridir, onun nağmeleriyle kültürümüzü ve sanatımızı tanımıştık. Gençlik yıllarımda ona ithafen şiirler yazmak, sevdiğim kızın ona benzemesini istemek ve hatta, geceleri onun okuduğu mahnılarla uyumak gibi tutkularım vardı.Kimden mi bahsediyorum; elbette Türkiye ile Azerbaycan arasında ayrılığı ve hasreti aradan kaldıran, Azerbaycan'ın Dünyaca ünlü ses sanatçısı Zeynep Hanlarova'dan bahsediyorum. Türkiye'ye her gelişinde hangi şartta olursam olayım, onun konserlerine gidebilmek için ülkeyi bir baştan bir başa kat etmek, benim için büyük bir zevkti. Aynı formatta konserine hem Ankara'da hem de İstanbul'da gitmek ne güzel duygulardı. Bunu ancak yaşamak gerekir, sözlerle anlatılmaz.  Yine öyle konserlerinden biriydi. Yıl 1989 ve Tokat'ın Halilalan Köyünde öğretmenlik yapmaktayım. Tek kanallı televizyondan akşam haberlerini izliyorum. Her günkü sıradan haberler arasında; "Zenep Hanlarova Türkiye'de," diye bir haber geçti. Manşet arkasına Ankara-spor salonunda ertesi gün akşam saat 19 00 da konser vereceğini  duyunca, adeta kendimden geçtim. Bu konsere gitmeliydim, ama nasıl gidebilirdim? Çalışmakta olduğum köy merkeze 38 km mesafede ve her hangi bir ulaşım aracımız yok.  Gece yakınımızdaki köye (7 km) yürüyerek gideceğim ve sabah 06:00 da köyden gidecek bir minibüse binmeliyim ki, saat 10 00 gibi tokat merkezinde olmalıyım ve idareden izin almalıyım. İzin almak için masum bir yalan "Anam ağır hasta ve Ankara'ya getirmişler!" söyleyerek izin alıyorum. Saat 13:00 te Ankara'ya giden otobüse yetişiyorum ve 6 saatte Ankara'ya varıyorum. Benim salona gitmem 18:40 oluyor ve 19:00 konserine giriyorum. Zeynep Hanlarova sahneye çıktığında adeta kendimden geçiyorum, bir an boşluğunda sahneye fırlıyorum onun için yaptırdığım çiçeği takdim ediyorum ve mikrofonu istiyorum. Onun için yazmış olduğum, "Oxu Zeynebim oxu, aşıqınam men senin" Veten sensen, torpaq sensen, iste ki bu can senin" diye devam eden şiirimi mikrofondan okuyorum. Ertesi gün İstanbul-Abdi İpekçi Spor salonunda aynı formatta konseri var, ben o konsere de yetişiyorum. Adeta onunla yaşıyor, onunla nefes alıyorum.Tüm dünyaya Azerbaycan müziğini ve kültürünü tanıtmada bir eşi-benzeri olmayan Zeynep Hanlarova, Azerbaycan kültürüne aidiyet duyan bizler için bir nefesti, bir can suyu idi. O dönemleri yaşayanlar için bu gün çok çok özel bir nostaljidir, gönüllerimizin sultanıdır.    

Noyabr 27, 2017 12:15

Türk edebiyatı mı, Türkiye edebiyatı mı?

Türkiye cumhuriyeti, Türk kimliği üzerine kurulmuş bir devlettir. Bu konuda tarihe önemli bir iz düşen Mustafa Kemal Atatürk'ü minnetle anıyorum. Ancak, kendimi bildim bileli  kafamda daima soru işareti olarak yaşamakta olan bir konu var ki, bunun cevabını bulabilmiş değilim. Milli Eğitim müfredatımızda, 20. Asra kadar olan dış Türklerin edebiyatını yüzeysel de olsa müfredata konulmuş  ve Türk Edebiyatı adı altında işlenmişken, günümüzde Türk Edebiyatını  Anadolu merkezli Türkiye Cumhuriyetinin sınırları içine hapsetmesini anlayabilmiş değilim. Geride bıraktığımız yüzyıl içinde dünyada bazı kapalı yönetimlerin bunda payının olduğunu düşünüyorum ancak; özellikle 1990 lı yıllardan itibaren birçok bedeller ödeyerek bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetlerinin var olduğu, iletişimin bu kadar güçlü olduğu günümüzde bu anlayışın devam etmekte olduğunu gördüğümde üzülmekten başka ne yapabilirim, diye kendimi sorgulamaktayım.Türk Edebiyatı denildiğinde benim anladığım ve algıladığım Türk milletine ait olan, özünü Türk olarak gören herkes, eserlerini bulunduğu çoğrafik şartlar altında, Türkiye Türkçesinde yazmamış olsa bile Türk Edebiyatının bir parçası olduğunun vurgulanması gerekiyor. Yüksek öngörü sahibi Mustafa Kemal Atatürk, "Bir gün Sovyetler Birliği dağılacaktır ve bizler ona hazırlıklı olmalıyız." dediğinde, Atatürk sonrasında,Türkiye Cumhuriyeti'nin politikaları bu günün hazırlığında olmamıştır. Şayet olacak olsaydı, Dünya Türklerinin de edebiyatı müfredatımızda yerini almış olurdu, Anadolu Türklüğü de onlar hakkında yeterince bilgi sahibi olurdu.Azerbaycan'a yapmakta olduğumuz gezilerimizde, bir şeyin farkına vardım ki, dünyaca ünlü edebiyatçılarımızdan Nizami Gencevi'yi, Mirza Elekber Sabir'i  Türkiye'de yaşayan Azerbaycan muhaceratından olan bir çoklarımız bile tanımamaktadır. Bu konuda öncelikli olarak biz sivil toplum teşkilatları, üzerimize düşeni yapmalı, çeşitli zeminlerde bu değerlerimiz adına konferans ve paneller düzenlemeliyiz. Sonrasında da Milli Eğitim Bakanlığı aracılığı ile  müfredatlarda yer alması için gerekli girişimlerde bulunmalıyız. Geleceğimizi kültür dokusu üzerine inşa etmek istiyorsak, millet bilincinin toplumumuzun bütünleşmesini sağlayacağına inanıyorsak, hamaset söylemlerinden kurtulup, eyleme dönüştürmek ve de doğru adımlar atmalıyız.Yoksa;  gerçekte olması gereken milli birlikten bahsetmek, hayalden öteye geçmeyecektir. Bir diğer zaafiyetimiz de sivil toplum teşkilatlarını birilerinin tatmin alanı gibi kullanması karşısında sessiz kalmamalı, toplum duyarlılığımızı göstermeliyiz.  

Oktyabr 20, 2017 12:22