25 Şubat’ı 26 Şubat’a bağlayan gecede Hocalı kasabasında…

28 Fevral 2019 14:20

Xəbər 505 dəfə oxunub

“Ermeni kuvvetleri 25 Şubat’ı 26 Şubat’a bağlayan gecede Hocalı kasabasında, 83 çocuk, 106 kadın ve 70’den fazla yaşlı dahil olmak üzere toplam 613 kişiyi vahşice katletti.” Yukarıdaki şablon cümle, 26 yıldır dillerde pelesenk olmuş. Dünyaya yaşanmış olunan vahşeti anlatmaya ve gözler önüne sermeye çalışmak için didinip durmaktayız. Oysa günümüz şartlarını dikkate almadan bu konuda ne kadar anlatırsak, ne kadar işlersek sadece kendi duyarlılığımıza hitap etmekten başka bir sonuç elde edemediğimiz görülmektedir. Sesimizi ulaştırmak istediğimiz belli kesimler ve uluslararası sisteme hakim güçler, “üç maymun”u oynamaya devam edeceklerdir. Bilinmelidir ki, Birleşmiş Milletler ve Minsk Grubu tüm bu yaşananlara yabancı olmamakla birlikte, hukuki açıdan haklı olduğumuzu bilmelerine rağmen sessiz kalmaya devam etmektedirler. Dikkatinizi çekmek isterim ki, bazı dar düşünceliler, Ermeni Diasporasının gücünden geldiğini sanmaktadırlar. Evet, Ermeni Diasporası yüz yıldır Türk karşıtı bir propaganda yapmıştır ve yapmaya da devam edecektir. Çünkü Ermenilerin varlığı bu propagandaya dayalıdır, mağdur ve mazlum edebiyatından beslenmektedir. Bu suskunluk söz konusu güçlerin çıkarlarıyla örtüştüğü içindir ki, Karabağ bir sorun olarak kalmaya devam edecektir. Hatta bölge ülkelerinin onayı olmadan, silahla ve güce dayalı bir çözümün de söz konusu olmayacağı herkesçe bilinmektedir. Bu sorun sadece Azerbaycan’ın sorunu değil, tüm bölge ülkelerinin sorunudur. Şayet bu sorunun çözümsüzlüğü devam edecekse, bölge ülkelerinin hiç birine yarar getirmeyecek, tam tersine ülkeler ve halklar arasında sorunları çoğaltacak, düşmanlıkları körükleyecektir. Bu düşmanlıklar da sadece tarih boyu olmayan Ermenistan’ın bölgede varlığını tesçillemeye yarayacaktır. Asırlardır bir arada yaşamakta olan halkların arasında derin çatışmalar var edilecektir ve dünyadaki batı güçleri olmak kaydı ile güç dengelerinin bir aracına çevrilmiş haliyle varlığını devam ettirecektir. Problem nasıl çözüme kavuşabilir? İşte! Tam bu noktada bölge ülkeleri günlük şahsi menfaatlerini bir anlık kenara bırakarak, İran, Türkiye ve özellikle Rusya bölgeyi ateşe vermek isteyen batı anlayışının önünü kesmek için işbirliğine gitmelidir. Aksi takdirde sürdürülebilir olmayan politikalar bölge ülkelerini karşı karşıya getirecek bir manivelaya çevirebilir ve de söz konusu ülkelerin üzerinden kendi siyasetlerini yürütebilir. Dün Irak’ta, bu gün Suriye’de yürütülen politikaların hiç biri, o bölgede yaşamakta olan ülkelerin ve halkların geleceğine hizmet etmemiştir. Yarın için de Karabağ üzerinden yürütülecek global programlar asla bölge ülkelerine hizmet etmeyecektir. Bölgesel Güçler (Rusya, İran, Türkiye)işbirliğinde sorun çözüme kavuşturulabilir, tıpkı bu gün Suriye’de olduğu gibi…

 

“Global güclerin bölgemizi dizayn çalışmaları”…

Başta Türkiye olmak kaydı ile tüm Türk ve İslam Dünyası adeta ateş çemberinin içinde kalmıştır. Dünyadaki Güçler bizim coğrafyamız üzerinden, bizlere karşı cereyanlar var edilmektedir. Geriye dönük son iki yüz yıllık tarihe baktığımız zaman, yürütülmüş tüm savaşlardan zarar görenler ekseriyet Türk ve İslam coğrafyasıdır. Hatta, ll. Dünya Savaşına girmediğimiz halde, savaştan yenik ayrılan ülkeler kadar tam bağımsızlığımızı kaybetme noktasına gelmişiz. 20. Asrın sonlarına doğru Balkanlarda yürütülen politikalar yine o bölgedeki Türk ve Müslüman nüfus üzerine oynanmış, aşama aşama katledilmiş ya da zorla göçürülmüştür. Tam o sıralarda Sovyet sınırları içerisinde yürütülmekte olan "Yeniden Yapılanma" adıyla Kafkasya'da kıyımlar başlamış, ne acıdır ki bundan en ağır darbeyi Azerbaycan-Karabağ bölgesi almış, milyonla insan ya katledilmiş veya yerinden-yurdundan edilmiştir. Bu gün Ortadoğu Bölgesinde yürütülen siyaset, "bizi bize kırdıran" siyasete çevrilmiştir.Türkiye Cumhuriyeti'nin etrafında, Balkanlar-Kafkaslar-Ortadoğu adeta "Şeytan Üçgeni"ni andırmaktadır. Tarih Boyu İslam sancaktarlığını yapan Türkler olmuş, Türkler güçlü ise İslam güçlü olmuş, bölge insanı huzur bulmuştur. Türk devletleri kendilerinin dışında tüm halkların hak-hukuklarının korunmasına önem vermiştir. Oysa bu gün, Küresel Güçlerin oyuncağına çevrilen bölge halkları, başta Araplar olmak kaydı ile birbirlerinin aleyhine politikaların birer parçasına çevrilmişlerdir. Bunun yanı sıra, Fars-şovenist siyaseti yapmakta olan İran İslam Cumhuriyeti de ne yazık ki bunun bir parçası olmuştur. Bu gün Türk Dünyasının kiblegâhı sayılan Mustafa Kemal Atatürk'ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk sonrasında kuruluş kodlarından uzaklaşarak, başka bir boyuta geçmiş, "etken" politika ekseninden çıkmış-"edilgen" politikaların parçasına çevrilmiş, bölgede lider olma şansını uzun yıllar kaybetmiştir. Bu gün şayet tam bağımsız ve etken bir Türkiye olmak istiyorsa, çevresindeki "Ateş Çemberi"ni kırmalı, Küresel Güçlere rağmen bölgenin söz sahibi ülkesi olduğunu göstermelidir. Bu konuda ilk başlaması gereken nokta Karabağ problemi olmalıdır. Karabağ, Emperyal Güçlerin pazarlık masasının menüsü olmamalıdır. Kayıtsız-şartsız Azerbaycan toprağı olduğu, Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde hareket etmelidir. Bu konuda Azerbaycan da üzerine düşeni yerine getirmeli, Rus korkusundan kurtulmalı derhal Ermenistan'a ültümatom vermeli, gereğini yapmalıdır. Savaşla kaybedilmişse, yine savaşla da almalıdır. Eğer tüm bu şartları yerine getiremeyeceklerine inanıyorlarsa, Rus korkusundan kurtulamıyorlarsa; o zaman da aşağıda işlenilmiş olan alternatif yol izlenmeli, bölge ülkelerinin işbirliği ile Küresel Güçleri konu dışında tutarak, bölge problemlerini haletmeliler. Nasıl mı? B planı diyebileceğimiz alternatifi ele alarak: “Ermeni kuvvetleri 25 Şubat’ı 26 Şubat’a bağlayan gecede Hocalı kasabasında, 83 çocuk, 106 kadın ve 70’den fazla yaşlı dahil olmak üzere toplam 613 kişiyi vahşice katletti.” sözünden kurtulmalıyız. Yukarıdaki şablon cümle, 26 yıldır dillerde pelesenk olmuş. Dünyaya yaşanmış olunan vahşeti, dar çerçevede anlatmaya ve gözler önüne sermeye çalışmak için didinip durmaktayız. Vahşetin gerçek boyutunu küçülten bu söylemin eksik bir söylem olduğunu düşünüyorum.  Oysa günümüz şartlarını dikkate almadan bu konuda ne kadar anlatırsak, ne kadar işlersek sadece kendi duyarlılığımıza hitap etmekten başka bir sonuç elde edemediğimiz görülmektedir. Sesimizi ulaştırmak istediğimiz belli kesimler ve uluslararası sisteme hakim güçler, “üç maymun”u oynamaya devam edeceklerdir. Bilinmelidir ki, Birleşmiş Milletler ve Minsk Grubu tüm bu yaşananlara yabancı olmamakla birlikte, hukuki açıdan haklı olduğumuzu bilmelerine rağmen sessiz kalmaya devam etmektedirler. Dikkatinizi çekmek isterim ki, bazı dar düşünceliler, Ermeni Diasporasının gücünden geldiğini sanmaktadırlar. Evet, Ermeni Diasporası yüz yıldır Türk karşıtı bir propaganda yapmıştır ve yapmaya da devam edecektir. Çünkü Ermenilerin varlığı bu propagandaya dayalıdır, mağdur ve mazlum edebiyatından beslenmektedir.  Bu suskunluk söz konusu güçlerin çıkarlarıyla örtüştüğü içindir ki, Karabağ bir sorun olarak kalmaya devam edecektir. Hatta bölge ülkelerinin onayı olmadan, silahla ve güce dayalı bir çözümün de söz konusu olmayacağı herkesçe bilinmektedir. Bu  sorun sadece Azerbaycan’ın sorunu değil, tüm bölge ülkelerinin sorunudur. Şayet bu sorunun çözümsüzlüğü devam edecekse, bölge ülkelerinin hiç birine yarar getirmeyecek, tam tersine ülkeler ve halklar arasında sorunları çoğaltacak, düşmanlıkları körükleyecektir. Bu düşmanlıklar da sadece tarih boyu olmayan Ermenistan’ın bölgede varlığını tescillemeye yarayacaktır. Asırlardır bir arada yaşamakta olan halkların arasında derin çatışmalar var edilecektir ve dünyadaki batı güçleri olmak kaydı ile güç dengelerinin bir aracına çevrilmiş haliyle varlığını devam ettirecektir. Problem nasıl çözüme kavuşturabilir?  İşte! Tam bu noktada bölge ülkeleri günlük şahsi menfaatlerini bir anlık kenara bırakarak, İran, Türkiye ve özellikle Rusya bölgeyi ateşe vermek isteyen batı anlayışının önünü kesmek için işbirliğine gitmelidir. Aksi takdirde sürdürülebilir olmayan politikalar bölge ülkelerini karşı karşıya getirecek bir manivelaya çevirebilir ve de söz konusu ülkelerin üzerinden kendi siyasetlerini yürütebilir. Dün Irak’ta, bu gün Suriye’de yürütülen politikaların hiç biri, o bölgede yaşamakta olan ülkelerin ve halkların geleceğine hizmet etmemiştir. Yarın için de Karabağ üzerinden yürütülecek olan programlar asla bölge ülkelerine hizmet etmeyecektir.            

Mart 16, 2020 10:50

“Lejyonerler” mi, “Kahramanlar” mı?

Bu günlerde "Azerbaycan Muhaceratı" üzerine yoğunluklu olarak yapılan çalışmalarla ilgili konuşma ve sohbetlerde, hatta araştırma faaliyetlerinde karşılaştığım bir terim var ve ben bu terimin yerinde kullanılmadığını düşünüyorum. "LEJYON" sözü légionnaire  Fransızca bir sözcük olup, Paralı Asker anlamında kullanılmaktadır. Bizim gibi milletlerde "Asker" sözcüğünün anlam ve içerik olarak kutsiyetinin olduğunu düşünürsek, lejoner veya lejyon söylemleri bizlerde çok ayrı anlamlar içermektedir. Paralı asker veya satılmışlar anlamına çıkar ki, Türk milletinin karekteri ile örtüşmeyen bir durumdur. Türklerde "ASKER" söylemi vatan, millet için canını ortaya koymakla eş değerdir. Yurt için, millet için ölmeği göze alandır asker. Oysa 2. Dünya Savaşında Almanlara karşı savaşa başlayan Sovyetler Birliği ordusunda var olan bir kısım Azerbaycan askerleri saf değiştirerek, Alman saflarında yer almış ve Sovyet ordusuna karşı çarpışmaya başlamıştır. 20-25 yıllık Sovyet işgali altında bulunan Azerbaycan'ın kurtuluşu için  Almanların tarafına geçmeleri ne vatan hainliği, ne de satkınlık değildir. Hele Almanlar adına savaşan paralı askerler hiç değildir. "Azerbaycan Lejyonerleri" söylemi Sovyetlerin onları öyle adlandırmasıdır. O gün, bu söylem Azerbaycan'da söylenmesi doğru olabilirdi, zaten Sovyet zihniyetinin onlara kahramanlık payesi vermesi de söz konusu olmazdı, tam tersine onların ailelerinin mahvedilmesi anlamına gelirdi. Cephede saf değiştirenlerin tüm yakınları Sovyetler tarafından ve ne yazık ki Sovyet Azerbaycan'ı tarafından da "LEJYONERLER" diye ifade edilmiştir. Oysa, onların her biri kahramandır ve de özel değerlerimizdir. Gelin bu günden itibaren onları vatan ve milletimizin kahramanları, diye seslendirelim. Yanlışın neresinden dönülse kardır...

Mart 16, 2020 10:01

20 Ocak 1990 Yanvar Katliamı

Her şey 1987 yılında başlamıştı. Birinci aşaması 1950 li yıllarda tamamlanan milli Ermenistan devleti, halkı azınlıkta olan bir Ermenistan, çoğunluk duruma geçmiş olsa da huzursuzdu. Öncelikle o topraklarda yaşamakta olan ve gerçek sahipleri olan Türklerin kalanlarını bir an önce ülkeden çıkarmalıydı. 1988 yılında resmi olmayan, psikolojik baskı ve yıldırma yöntemiyle bir kısım insanları çıkardılar, kalan 280 bin kişilik son grubu da resmen "ya git-ya öl!" Sovyet Ermenistanı devlet kararıyla, insanları ülkeden çıkardılar. Bu insanlar elbette gidebilecekleri tek yer vardı, o da Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti idi. Azerbaycan, 280 bin kişilik zorunlu göçle gelenlerin sıkıntısı ile boğuşurken, Sovyetler Birliği hükümetinin kayıtsızlığı ve Sovyet Ermenistanın'a hiç bir yaptırımda bulunmayışı, Azerbaycan toplumunu zaten huzursuz ediyorken; tam da o sırada Karabağ'ı Sovyet Ermenistanı'nın istemesi ve o bölgede silahlı terör estirerek insanları katletmesi, çeşitli baskılarla kaos yaratması bardağı taşıran damla olmuştu. Sovyet Azerbaycanında yaşamakta olan halk ve özellikle Revan bölgesinden zorla sürülen büyük bir kesim ki gelip Karabağ'a yerleşmişlerdi, sivil bir hareket başlatarak Ağdam Mitingiyle, yapılanlara Moskova'nın sessiz kalmasını protesto ediyordu. 1989 Yılında onlarca miting yapıldı ki, Moskova'nın dikkatini çekmek için. Sonuç olarak; Moskova'nın sessizliğini bozmaması üzerine, Azerbaycan aydınları kendi geleceğini tayin etme fikrine yöneldiler. Halkın tamamı bu düşüncede olmasa da "20 YANVAR" gecesi Sovyet ordusunun şehre girmesini istemeyen silahsız insanları katledince, halk "böylesi bir katliamı yapan ordu benim ordum olamaz" diyerek, 21 Ocak günü Azatlık Meydanında yakılmış olan ateşe, Sovyet kimliklerini atarak "benim insanlarımı öldüren devlet, benim devletim olamaz!" diyerek, bağımsızlık sembolü olan üç renkli bayrağı göndere çekmişlerdir. O gün şehit ve gazi olanlardan özür dilemek gerekir ki, onlar bu vatan için can verdiler, bağımsız bir devlet yarattılar.

Yanvar 20, 2020 18:51

Aşıklık geleneği ve kopuzun hikayesi – l

Türkler, tarih boyu Asya'dan Avrupa'ya hatta Afrika'ya kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış ve birlikte yaşadıkları her toplumun kültürüne bir şeyler katarken, söz konusu toplumun da birçok kültür değerlerinden kendi kültürlerinde yaşatmaya açık bir toplum olmuşlardır. Bir anlamda sanırım Türkleri arılara benzetmek yanlış olmayacaktır. Arıların her gittiği çiçeğin balözünü toplamaya çalışırken, çiçeklerin tozlaşma yoluyla döllenmesini sağlamak gibi bir görevi de yerine getirmekte olduğunu görüyoruz. Binlerce yıllardan süzülüp  gelen kültürel değerlerimizi, günümüze kadar bizlere ulaştıran birçok enstrüman vardır. Bunların en başına "saz" ve "ozan" birlikteliğini,  yani âşıklık geleneğini koyabiliriz. Âşıklar, sazlı-sazsız, doğaçlama yoluyla-kalemle veya birkaç özelliği bir arada kullanan geleneğe bağlı şiiri belli ezgi ve ahenkle söyleyenlere"âşık-ozan", söyleme biçimine de "âşıklık-âşıklama"denir. Âşıkların kural ve kaidelerini özünde barındıran sistemin tümüne de "âşıklık geleneği"denir. Âşıklık geleneğindeki tanımlamaya göre âşıklar; saz çalıp-çalamama, atışma, karşılaşma yapıp-yapamama, doğaçlama şiir söyleyip-söyleyememe, usta-çırak ilişkisi içinde yetişip-yetişememe vb. gibi geleneksel ölçülerle birbirlerinden ayrılırlar. Âşıklık geleneğinin oluşmasında ve bu gelenek içinde yetişen aşıkların şekillenmesinde geçmişten günümüze kalan tarihi ve kültürel mirasın önemli bir rolü vardır. Bu tanımlamaya dayanarak şu sonuca varabiliriz: Toplumları ileriye taşıyan ve geliştiren unsurlar içinde kültürel mirasın inkar edilemez rolü vardır. Türk Edebiyatının bilinen başlangıcı olarak kabul edilen Dede Korkut hikayelerinin de temelinde "kopuz" ve "ozan" vardır. O günlerden bu günlere Dede Korkut'un kopuzu ve dili, geçmiş kültürümüze adeta birer ayna tutarak bizlere ders niteliğinde birçok mesajı ileterek, kültürel çalışmalarımızın mihenk taşlarından birisine çevrilmiştir. Dolayısı ile tüm halk hikâyeleri  elinde saz-dilinde söz, yüreğinde beşeri ya da ilahi bir sevgi vardır. Bazen giden bir sevgiliye yakılan ağıtta, bazen güzelliği anlatan , bazen de yiğitlik ve kahramanlıkları anlatan hatta; bazen toplumsal gidişatı eleştiren, yeren, halkın duygularını dile getiren koşuk ya da koşmalarımız vardır. İslamiyet öncesi  Alp Er Tunga Destanında olduğu gibi yiğitlik ve kahramanlık sembolü kişileri destanımsı bir dil ile anlatmıştır Dede Korkut. Erler çıkmış meydana, Ağıt yakarlar Han'a. Haykırırlar cihana, Alp Er Tunga öldü mü? Issız acun kaldı mı? Ödlek öcün aldı mı? İmdi yürek yırtılır? Türklerin İslamla tanışması sonrasında, dini motiflerin de aşıklık geleneğine çok önemli tesirlerinin olduğunu görmekle birlikte, kültürel anlamda aşıklık geleneği özünden bir şey kaybetmeden tarihi seyirine devam etmiştir. Örneğin Bizler ilahi sevgiye giden yolun beşeri ve halk sevgisinden geçtiğini de yine sazı ve sözü ile ozanlarımızdan öğrenmişiz. Tüm dertlerimizi, sevinçlerimizi hatta tarihdeki bir çok kahramanlıklarımızı da sazı ve sözüyle ozanlarımız dile getirmiştir. Yukarıda da değindiğimiz gibi Aşıklık Geleneği ve sazın Türk  tarihi ve de geleneklerinin bu günlere taşınmasında çok önemli bir yeri vardır, günümüzde de bu yerini korumaya devam etmektedir.

Oktyabr 3, 2019 19:14

Tekamül bu mudur!?

Dünyanın iki kutuplu sürecinden sonra "Qlobalizm" rüzgarına kapıldığı günümüze kadar geçen süre otuz yıla yaklaşmaktadır. O günlerde sönmeyen bir alevi andıran Azerbaycan sevgim, bu güne kadar ruhunu kaybetmeden süregelmektedir. Yine o günlerde sevdamız Azerbaycan'ken, bu gün yaşam felsefemize dönmüş durumdadır. Gençliğin en hararetli günlerinde bizler için kapalı kutuyu andıran Sovyetler Birliğinin dağılma sürecine şahitlik edenlerin, söz konusu dağılma sürecine katkı sunanların, yurt ve vatan kavramının Sovyetler Birliğinden sıyrılıp, Azerbaycan Cumhuriyetinde şehadete ve qazaya dönüşen insanlarımızın ve hatta dünyada nelerin olup-bittiğinin idrakinde olmayıp sessiz kalanların da,  birçok konuda mahrum kaldığı bazı değerlerin yanı sıra, o günlerde sahip oldukları ancak  bu gün uzağında kaldıkları değerlerin de var olduğunu söylemek mümkündür. Günümüzden yaklaşık yüz yıl önce, tüm imkansızlıklara rağmen bağımsızlık bayrağını Azerbaycan semalarına çekenlerin ikinci ve üçüncü kuşaklarının 70 yıl suskunluğundan sonra yeniden ayağa kalkması ve kimlikleri üzerinden atalarının ruhlarını şad etme arzusunda olanların duygu ve düşüncelerine zaman zaman şahit oluyor ve otuz yıl önceki heyecan ve coşkudan çok şey kaybettiklerine üzülerek şahit oluyorum Geçtiğimiz günlerde Bakü'den gelen bir dostumuzla sohbet ederken, ondaki umutların ve idealist fikirlerin sarsıldığını görmek, canımı haddinden fazla acıttığını ve yeterince beni sarstığını söyleyebilirim.  Bir hal-hatır sordum; bin ah işittim desem yeridir. "Bizler vatan için her şeyimizi ortaya koyduk, hayatımızı mücadeleye adadık, Sovyetler gibi bir devi dize getirdik, deryayı geçtik, çayda boğulduk," dedi. Neden böyle düşündüğünü, sorunca;"Azerbaycan Kültürünün yaşadığı tüm coğrafyamız paramparça, insanlarımızın bir yumruk olmaktan uzak olduğu, bir avuç ermeni elinde aciz kaldığımızı, geçimşimizi kaybetmekle kalmayıp-geleceğimizden umudunu kestiğini," söyledi. Bu kadar karamsar olmaması gerektiğini söylediğimde ise; "Nasıl karamsar olmayayım? Sovyetlerin zamanında bizlerin ne gelecek kaygısı, ne çocuklarımızın geçim derdi, ne ev, ne iş derdimiz yoktu. Sadece bağımsız olmayan bir Azerbaycan derdimiz var idi. Bu günse, Ne çocuklarımın geleceğine umutla bakabiliyorum, ne ülkemin işgal edilmiş topraklarının geriye döneceğine inancım var, Azerbaycan'ın bağımsızlığına olan inancımı da kaybettim. Öyle ki, o zamanlar bir tek Sovyetlerin işgali altındaydık, yalnız onlara hesap veriyorduk. Oysa bu gün Qlobal bir sistemin pençesinde, vahşi bir kapitalizmin ayakları altında inim inim inlemekteyiz. Batısından doğusuna tüm dünyaya hesap vermekle mükellefiz. Otuz yıl bundan önce, bir kişinin maaşı 50 dolara karşılıktı ve bir aileyi iyi-kötü geçindirebiliyorduk. O günden bu güne işçi maaşı 70-80 dolara karşılık gelmektedir ve geçinmenin imkanı yoktur. Sıradan bir ailenin geçimini en azı beşyüz dolardan aşağı sağlayamazsınız. Bazen düşünmeden edemiyorum ki, Sovyet sistemine haksızlık mı ettik? hayatımızı ortaya koymamızın bedeli 20-30 dolardan mı ibaretti?" Yüreğinin vatan ve millet sevgisiyle dolu olduğuna inandığım bir adamın, böylesine korkunç bir düşünceye evrilmesine söylenecek söz bulamıyorum...  

Sentyabr 6, 2019 13:10

25 Şubat’ı 26 Şubat’a bağlayan gecede Hocalı kasabasında…

"Ermeni kuvvetleri 25 Şubat’ı 26 Şubat'a bağlayan gecede Hocalı kasabasında, 83 çocuk, 106 kadın ve 70'den fazla yaşlı dahil olmak üzere toplam 613 kişiyi vahşice katletti." Yukarıdaki şablon cümle, 26 yıldır dillerde pelesenk olmuş. Dünyaya yaşanmış olunan vahşeti anlatmaya ve gözler önüne sermeye çalışmak için didinip durmaktayız. Oysa günümüz şartlarını dikkate almadan bu konuda ne kadar anlatırsak, ne kadar işlersek sadece kendi duyarlılığımıza hitap etmekten başka bir sonuç elde edemediğimiz görülmektedir. Sesimizi ulaştırmak istediğimiz belli kesimler ve uluslararası sisteme hakim güçler, "üç maymun"u oynamaya devam edeceklerdir. Bilinmelidir ki, Birleşmiş Milletler ve Minsk Grubu tüm bu yaşananlara yabancı olmamakla birlikte, hukuki açıdan haklı olduğumuzu bilmelerine rağmen sessiz kalmaya devam etmektedirler. Dikkatinizi çekmek isterim ki, bazı dar düşünceliler, Ermeni Diasporasının gücünden geldiğini sanmaktadırlar. Evet, Ermeni Diasporası yüz yıldır Türk karşıtı bir propaganda yapmıştır ve yapmaya da devam edecektir. Çünkü Ermenilerin varlığı bu propagandaya dayalıdır, mağdur ve mazlum edebiyatından beslenmektedir. Bu suskunluk söz konusu güçlerin çıkarlarıyla örtüştüğü içindir ki, Karabağ bir sorun olarak kalmaya devam edecektir. Hatta bölge ülkelerinin onayı olmadan, silahla ve güce dayalı bir çözümün de söz konusu olmayacağı herkesçe bilinmektedir. Bu sorun sadece Azerbaycan'ın sorunu değil, tüm bölge ülkelerinin sorunudur. Şayet bu sorunun çözümsüzlüğü devam edecekse, bölge ülkelerinin hiç birine yarar getirmeyecek, tam tersine ülkeler ve halklar arasında sorunları çoğaltacak, düşmanlıkları körükleyecektir. Bu düşmanlıklar da sadece tarih boyu olmayan Ermenistan'ın bölgede varlığını tesçillemeye yarayacaktır. Asırlardır bir arada yaşamakta olan halkların arasında derin çatışmalar var edilecektir ve dünyadaki batı güçleri olmak kaydı ile güç dengelerinin bir aracına çevrilmiş haliyle varlığını devam ettirecektir. Problem nasıl çözüme kavuşabilir? İşte! Tam bu noktada bölge ülkeleri günlük şahsi menfaatlerini bir anlık kenara bırakarak, İran, Türkiye ve özellikle Rusya bölgeyi ateşe vermek isteyen batı anlayışının önünü kesmek için işbirliğine gitmelidir. Aksi takdirde sürdürülebilir olmayan politikalar bölge ülkelerini karşı karşıya getirecek bir manivelaya çevirebilir ve de söz konusu ülkelerin üzerinden kendi siyasetlerini yürütebilir. Dün Irak'ta, bu gün Suriye'de yürütülen politikaların hiç biri, o bölgede yaşamakta olan ülkelerin ve halkların geleceğine hizmet etmemiştir. Yarın için de Karabağ üzerinden yürütülecek global programlar asla bölge ülkelerine hizmet etmeyecektir. Bölgesel Güçler (Rusya, İran, Türkiye)işbirliğinde sorun çözüme kavuşturulabilir, tıpkı bu gün Suriye'de olduğu gibi...  

Fevral 28, 2019 14:20

Yeter artık – çözüm üret!!!

Bu günlerde 20 Yanvar 1990 Bakü katliamının yıldönümünü zafer olarak ve şehitlerimizi de saygı minnet ifadeleriyle andık. Bir kez daha şehitlerimizin ruhu şad olsun. Uzun yıllar o gün yaşadıklarımızın travmasından çıkamamış ve matem gibi alqılamıştık. O gece verilen canlarımızın halkımıza bir zafer kazandırdığını uzunca bir süre sonra anlamaya başlamıştık. Millet tam da 20 Ocak 1990 yaralarını sarmaya çalışırken, bağımsız cumhuriyeti yola koymakla meşgulken, tarih boyunca piyonluk yapanlar yine yapacağını yapmış, Azerbaycan'ın bağrına-Karabağ'a saldırmaya başlamışlardı. Dünya-alem biliyor ki, bunu yapacak yürekleri yoktu ancak, birilerinin köpekliğini yaptıkları ayen-beyan ortadaydı. Masum ve savunmasız bir millete kadın, çocuk, yaşlı demeden katliamlar yapılıyordu. Aslında bu katliamlar insanlığa yapılmaktaydı, tecavüz insanlığın iffetine yapılmaktaydı. Böylesine vahşeti insanın insana yapacağını tahayyül bile edemezsiniz. Yaşanılan vahşeti anlatacak sözcüklerin kifayetsiz kaldığı, tekrarlarının yaşanıldığını yalnız, 20. Asrın başlarında yaşayanların torunları olan bizler biliyorduk. 26 Şubat 1992-Hocalı Soykırımı soysuzluğu görülmeyen boyutlara çıkarıyordu. Tarihe; canavarlaşmak bu olsa gerek, dedirten bir iz düşülüyordu. Dünyanın birçok yerinden gelen ve yaşanılmış olanları kendi gözleriyle görmüş olan medya mensuplarının kalemlerinden, aklın almayacağı, travmatik hadiselerin yayınlanması, kayıt altına alınması ve kısa sürede gündemden düşmesinin şahidi olmuştuk. Tüm bu olanlara anlam vermek mümkün değildi. Ortada deliliyle, sübutu ile var olan VAHŞETE rağmen dünyanın sessizliğini bizler de anlamamıştık ya da anlayamamıştık. 27 yıldır bunu tüm dünyaya ispatlamak için çırpınıp duran Azerbaycan'ı ne dünyanın güçlüleri, ne de "İNSAN HAKLARI HAVARİLERİ! duymaz-görmez-işitmezi oynuyorlardı. Yine bu güçlerden bir hakem heyeti oluşturuluyor; onlar da soğutma çalışmaları yapmakla meşguldüler. Onlar kimdi; Dünya'ya insanlık dersi veren ABD, tüm olanların müsebbibi Rusya, demokrasinin beşiği! Fransa, hakem heyetinin üyeleriydi. Sizlere şöyle bir soru sorulsa, "Ermeni Lobisinin dünya'da güçlü olduğu üç ülke adı söyleyin" bu ülkeler kimler olur? Sokaktan yüz kişiye sorulsa, tamamı hakem heyetini (ABD, Rusya, Fransa) sayacaktır. Demek ki, biz sahada ve masada kaybetmişiz... Kimseyi suçlamak istemiyorum, sadece günün şartları bunu talep ediyor. Tüm bunlara rağmen, bizler ne yapmalıyız? Her 26 Şubat geldiğinde konu hakkında kalıplaşmış sözlerle yüreğimizi delen acılarımızı dilimizden akıtıp rahatlamalı mıyız, yoksa başka neler yapılabilir, noktasında mı kafa yormalıyız? Sanırım öncelikli olarak sıradanlaşmış anım programlarından kurtulmalıyız. Şahsen benim çevremden "yeter artık, bize vahşetin cesetleri göstermeyin" diyen çok insan var. 25-30 yıllık bu travmadan çıkmalı ve neler yapabiliriz, üzerinde düşünmemiz ve konuşmamız gerekiyor. Bu vahşete, katliama, bu soykırıma ortak olanlar da dahil, onların yataklarında rahat uyuyamayacağı, susmayı yeğleyenler de dahil huzursuz olabileceği neleri yapmalıyız? Bu konuda yapılabilecek çok şey olduğuna inanıyorum. Devlet ve millet olarak suskun kalmakla, bilerek veya bilmeyerek sadece soğutma çalışmalarına katkı ve destek veriyoruz. Bu konuda devleti ve hükümeti suçlamak, ya da tek başına milleti suçlamak kolaycılığa kaçmaktır. Bunun için yapılması gereken en öncelikli iş, siyasi kan davalarını bırakıp, geçmişe sünger çekip, devlet ve millet elele vermelidir. Birbirimizi yemekten, birbirimizi didmekten kurtulmalıyız. İddia ediyorum ki, sistem ve millet birbirini vurmaya sarf ettiği enerjiyi parçalanmış vatan topraklarına harcamış olsaydı, bu gün Azerbaycan düşmüş olduğu bu zilletten çok uzakta bir noktada olurdu. "Zillet" sözümden lütfen kimse alınmasın; kanı kurumamış şehitlerinin çocukları sefil ve perişan, gazileri eceliyle başbaşa kalmış, toprakları 30 yıldır işgal altında kalmış bir milletin durumunu "ZİLLET" olarak ifade etmek sanırım abartı değildir.        

Yanvar 28, 2019 12:06

100 yıllık uykudan uyanmak!

Toplumlar, yaşadıkları kültürün geleceğe aktarımına aracılık eden yerleşim adları ile anılır. Muhacir gelenler, aradan 100 yıl geçmiş olmasına rağmen geldikleri yer adlarıyla anılır ve tanınırlar. Örneğin; Karabağlılar, Genceliler, Cebrayıllılar, İrevanlılar, hatta küçük yerleşimden gelenler bile, Ağbabalılar, Şiddililer, Gümrülüler gibi uzatabileceğimiz çokca yer adlarıyla ifade edilirler.Dünyanın herhangi bir yerinde, binlerce yıldan süzülüp gelen değerlerin şekillenmesinde çok önemli etken coğrafi özelliklerdir. O yerden bir başka coğrafyaya gitse de yaşadığı kültürü ikincil olan yere taşır ve  bilerek veya bilmeyerek nesiller aracılığıyla geleceğe aktarır. Bazı toplumlar bu konuda çok radikal olarak geldikleri yerleri  toplumsal hafızlarında asırlar boyu diri saklamasının yanında, bazı toplumlar ise bu konuda, adeta "balık hafızalı" bir davranış sergileyerek, geçmişine ve gelecek nesillere kötülük ederler. Acaba biz bunlardan hangi kategoriye girmekteyiz?Tam yüz yıl önce, tarihi yurtlarımızdan savunmasız bir haldeyken kovulan, sürülen hatta toplu katliamlardan ailesini ve çoluk-çocuğunu korumak adına panik içinde yurtlarını terk etmek zorunda kalan onbinlerce çaresiz ailelerin, bu gün milyonlarca nüfusuna sahip bizler Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşları olarak yaşamımıza devam etmekteyiz. Özellikle sınır boylarındaki serhat şehirlerimiz olan Kars, Iğdır ve Ardahan illerine yerleşmiş olan bu ailelerimiz, ortalık sakinleşince dönme umuduyla yıllarca  beklemişler, nihayet umutları suya düşünce yersiz ve yurtsuz olarak hayat mücadelesine koşulmuşlar. Özellikle Revan coğrafyasından gelen birinci kuşak ilerleyen yaşlarında yurt özlemiyle dolu, hasret acısını bağrına basıp söndürmeye çalışsa da zamanla geçmişin ağır travmasının dışa vurmasıyla,  çocuklarına dramatik hikayelerini biraz daha hafifleterek anlatıp, yaşamdan sessiz-sedasız kopup gitmişler. Söz konusu hikâyelerle büyümekte olan kinci nesil ise bu konuda gereğini yapmayıp, geçmişi unutmak ve geleceğe umutla bakmak adına yaşam mücadelesine girmiş, çocuklarını kendi dinledikleri hikâyelerinden uzak tutma gayretinde olmuşlardır. Nihayetinde ikinci nesil de yavaş yavaş sayıları azalmaya başladı. Bu gün yaşamakta olan üçüncü nesil ise yeterince bilgi ve birikime sahip değil. Sadece "Benim de dedelerim Azerbaycan'dan gelmişler" tarzında kalıp cümlelerden ibaret bir bilgiye sahiptirler.Günümüzde toplumların gelecek bağlarını geçmiş üzerine sağlam temellere oturtarak yön verme planlarının yanında sağlıklı bir geçmiş hikâyesi yoksa bile, yamalı bir bohça gibi kendine soy-kök oluşturma peşindeyken, bizim kültürümüz insanları ise "tüm evrensel değerler" üzerinden yürüyerek, herkesin insan olduğu anlayışını rehber edinmiştir. Her zaman  doğru yönüyle baktığımızda güzel görünen, ancak teoride kalan, gerçek hayatta bizim dışımızda pek kimselerde kabul görmeyen, kabul görmüş gibi yapılan bu anlayıştan daima zarar görmüş, kaybetmişiz. Son zamanlarda, özellikle  son yüzyılda Ermeniler üzerinden toplumumuza ve milletimize karşı yürütülen politik oyunlar, kanlı katliamlara rağmen bizim bir çok insanımızın Ermenilerle dostluğumuzdan bahsetmelerini anlamakta zorlanıyorum. Haksızlığı uğrayanların bu düşüncede olmalarına rağmen, dostum dediğimiz o insanlardan birilerinin bize karşı bir haksızlığın yapıldığını söylediğini görmek pek mümkün olmuyor. Münferit olarak söyleyenlerin de sesini ve soluğunu kestiklerine tarihte ve bu gün de (tıpkı Hırant Dink'e yaptıkları gibi) şahit olmuşuzdur.  

Yanvar 24, 2019 12:56

Türklüğün en köklü bayramı Novruz…

Milleti bir araya getiren ve bir arada tutan değerler vardır. Dil ve kültür bunların başında gelir.Türk milletinin tarihine mal olmuş en keskin kültürel değerlerden birisi de bu gün kutlamakta olduğumuz Novruz Bayramımızdır. Türklüğün bilinen tarihi sürecine baktığımız zaman Novruz Bayramı, en eski takvim olan Hayvanlar Takvimi de denilen Güneş takvimine göre yılın başlangıcı-yeni gün, kışın bitişi-tabiatın uyanışı Bahar Bayramı, Demir Dövme Bayramı, Ergenekon Bayramı gibi adlarla sürüp gelmiş ve Cengiz Hanın İran ve Anadolu seferine kadar da bu adlarla yaşatılmıştır. İran Coğrafyasında o güne kadar binlerce yıldır yaşamakta olan Türkler, zaten bu bayramı önceki adları ile kutlamaktaydılar. Göktanrı İnancında, Şaman Kültürünün bir parçası olarak yaşamakta olan Novruz-yeni gün, Azerbaycan ve İran Coğrafyasında Zerdüştlük İnancında da yaşatılmış ve bazı ritüelleri de Zerdüştlükte pekiştirerek yoluna devam etmiştir. İslam inancının bölgede kabul görmesiyle birlikte bu kutlama anlayışı değişmemiş hatta; İslamın ilk halifeleri devrinde yapılan "Bizler, gelenek ve göreneklerimizle birlikte İslamı ve İslam anlayışında yaşamayı kabul ediyoruz," maddesini içeren bir anlaşmaya da konu olmuştur. İşte! o anlaşmada ilk kez "NOVRUZ (YENİ GÜN) BAYRAMI" adı, yani Farsça söylem kullanılmıştır. O günden sonra, asırlarca Türklerin yaşamakta olduğu tüm coğrafyada kutlanan bayram, İslamın kabul gördüğü Türklerde, bu güne kadar bu adla sürüp gelmiştir. Bu kutlamalar Orta Asya Türklüğünde, Gazneliler'de, Babürler'de, Selçuklular'da, Sefaviler'de ve Osmanlılar'da da Novruz Bayramı olarak kutlanırken, neredeyse tüm Türk ve İslam Coğrafyasında kabul gören "BAHAR BAYRAMI"nın Türkiye Cumhuriyetinde kutlanmaması, bir boşluk yaratmış, bu boşluğu da birileri siyasi hareket alanına malzeme olarak kullanmaya başlamıştır. Bu durum Anadolu Türklüğünde kaygı ve endişe ile karşılanmış, en köklü bayramımızı kutlamaktan kaçınır olmuşlar. Bizler bu günlerde tarihimizden ve yaşadıklarımızdan aldığımız tecrübelerle hayatın boşluk kabul etmeyeceğini görerek, kültürümüze sahip çıkmamız gerektiğini, en köklü ve geleneksel bayramımız olan Nevruz Bayramımızı kaybetmemeli, gelecek nesillere aktarmalı, kutlamalı ve de bu bayramın felsefesinde barış, kardeşlik, dostluk, bolluk ve bereketi barındırdığı düşüncesini ön plana çıkararak kutlamamız gerektiğin bilinciyle hareket etmeliyiz.

Mart 21, 2018 13:41

Ahmet Yesevi İslam Anlayışı-Emevi İslam Anlayışı!

Tüm Türk yurtlarında yaşatılmakta olan Ahmet Yesevi'nin "Türklük kaderim, İslam ise tercihimdir."İslam anlayışı ile gelenek ve göreneklerine ters düşmeyecek şekilde yaşanılmaya başlamış ve bunun üzerine de Türk coğrafyasında hızla kabul görüp, yayılmıştır. Yer yer direnç gösreterilmesinin sebebi ise devrinin Emevi İslam anlayışı idi. Dayatılmak istenen bu anlayışın temelinde, islam adı altında Araplaştırma ve Arap milliyetçiliğinin işlenilmesiydi. asırlarca bu anlayışa karşı direnen Türk-İslam anlayışı, nihayet öz elimizle, Yavuz Selim eli ile kendi başımıza geçirilmiş ve o günden sonra İslamın bilime ve eğitime bakışı Türk dünyasında zemin kaybetmiştir. Yavuz dönemine kadar, İslamın bilime bakışı ve Türk dünyasında bilimin kabul görmesi çok yüksek seviyede yaşanmıştır. Bunu sözkonusu devirleri incelediğimiz taktirde rahatlıkla görmek mümkündür. Özellikle, Emevi hakimiyetinden sonra Abbasiler devrinde medrese eğitiminde zirvedekiler genellikle Türklerdir. Bunların başında İbni Sina, Farabi, Ali Kuşçu gibi çok değerli alimler gelmektedir. Çünkü, Türklük İslamı kabul ettiği zaman kendi gelenek ve değerlerinden uzaklaşmadan kabul etmiştir. Oysa, 16. Yüzyıl Osmanlı anlayışı, devlet kademesinde bu değer ve düşüncelerden uzaklaştığı için, medrese eğitimi de, İslamın eğitime bakışı da bilimden uzaklaşmış, dar bir çerçeveden geleceğe bakar olmuştur. O yüzdendir ki Osmanlının çöküşü de bir o kadar hızlı cereyan etmiş, sözkonusu acı sonu hazırlamıştır. Bilim karşısında diz çöken Osmanlı İmparatorluğunu gören Mustafa Kemal, toplumu ileriye taşımanın bilimin ışığında ve islamın aydınlık yüzü ile olacağını görmüştür. Bunu hayata geçirmek için, İslamın şekli boyutunu ortadan kaldırmak için büyük çaba göstererek, tekrar Türk İslam anlayışına yönelmiş, Ahmet Yesevi'nin islami anlayışını Türklükle yeniden buluşturmaya çalışmıştır. Ne yazık ki asırlar boyu Emevi İslam anlayışı ile yaşayan ve o değerlerle dönüştürülenler, İslamın elden gittiğini savunarak bir çok defa ayaklanmalara kalkışmışlardır. Geldiğimiz şu anda ise Atatürk; Ahmet Yesevi İslam anlayışının son uygulayıcısı olarak, büyük bir cephe ile karşı karşıya kalmıştır. Maalesef, günümüz politikacıları popülist politikalar uygulayarak, toplum için gerekli olanları değil, kendileri için araç olabilecek anlayışları hayata geçirmek istemektedirler. Bir diğer deyişle: yine Emevi anlayışını topluma dayatmaya başladılar. Asıl acı olan islam adına, islamı karanlığa gömerek, emperyal güçlerin ekmeğine yağ sürmekteyiz. Bu durum karşısında seçimin topluma kalmış olduğunu bilmem söylemeye gerek var mıdır ?

Dekabr 25, 2017 15:56

Asırlık travmadan çıkış!

20.Yüzyılın başlarında Azerbaycan Muhaceratının yaşadığı acı ve eziyetlerin tesirinden kurtulma süreci tamamlanmıştır...Bu günlerde edebiyatımızda işlenilmeğe başlamıştır.Bu gün Neşe Kutlutaş'ın, Vadi Yayınlarından yayınlanan "Kayıp Topraklar" adlı bir hikâye kitabını okudum. 16 ayrı hikâyenin bir arada olduğu bu hikâye kitabının çok önemsediğim kitabın adının olduğunu söyleyebilirim.Eserin kendine özgü bir dili var ki, hikâyelerin özünde hüzün, acı, yaşanmışlıkları yazar, adeta dantel titizliğinde işlemiş ve de kalemiyle sayfalara zerk etmiştir.Kitabı okuduğumda bana atayurdum Revan'ı göç yollarının ağır azaplarını çağrıştırmakla kalmamış;coğrafyamızın tarihinde bir utanç sayfası olduğunu göstermiştir. Yıkıcı göçlerle ölüm, vahşet, acı, kan ve gözyaşını yazar, ruhun derinliklerine bir nakkaşe edasıyla işlemiştir. Bu günlerde Azerbaycan Muhaceratı ile ilgili birçok kitap okudum ancak, Neşe Kutlutaş hanımın kaleminin samimi, içten ve akıcılığına şahit olabilirsiniz. Okuduğum sürece hikâyelerin içinde yaşama duygusundan kurtulamadım. Söz konusu eserde bir noktaya da dikkat çekmek isterim ki, her hikâye Azerbaycan Edebiyatının Güney kanadının temsilcisi, dünyaca ünlü şairi, üstad Hüseyin Mehmet Şehriyar'ın "Heydar Babaya Selam" şiirinden beşliklerle başlamaktadır. Yazar burada da Azerbaycan'ı adeta yaşanılan acılarda bütünleştirmiştir.Yaklaşık olarak yüzyıllık mazisi olan Azerbaycan Muhaceratı, sanırım yaşamış olduğu travmanın son bulduğuna dair işarettir, diyebiliriz. Muhacir neslin yaşadığı acıları, sinesinde boğduğu çığlıkların ikinci ve üçüncü nesil kalemlerce dile getirildiğini görmek, onların ruhuna huzur vermiştir umarım... Azerbaycan Türklüğünün yaşamış olduğu müsibetler yanında, kaybedilen yurtlarımızda atalarımızın dağıtılmış mezarlarına yakılmış ağıttır "Kayıp Topraklar"... Her hikâye ayrılığa, hasrete, özleme ve de ıstıraba bir kapı aralamış, o aralıktan yaşanmışlıkları okuyucuya tiyatro sahnesi gibi izletmektedir. Yazarını böylesine harikulade bir eserden dolayı kutluyorum. Bu eser , bir daha vurgulamak istiyorum ki, Azerbaycan Muhaceratının sessiz çığlıklarının bir asır sonra dışa vurumudur...

Dekabr 21, 2017 13:11

O, Azerbaycanla Türkiye arasında bir vuslat köprüsü

1970 li yıllardı, Bakü radyosundan dinlerdik. Özellikle yaşlı nesil, tüm hasretlerini ve özlemlerini onun sesi ve müziği ile avuturlardı. Çocukluk yıllarımdan beridir, onun nağmeleriyle kültürümüzü ve sanatımızı tanımıştık. Gençlik yıllarımda ona ithafen şiirler yazmak, sevdiğim kızın ona benzemesini istemek ve hatta, geceleri onun okuduğu mahnılarla uyumak gibi tutkularım vardı.Kimden mi bahsediyorum; elbette Türkiye ile Azerbaycan arasında ayrılığı ve hasreti aradan kaldıran, Azerbaycan'ın Dünyaca ünlü ses sanatçısı Zeynep Hanlarova'dan bahsediyorum. Türkiye'ye her gelişinde hangi şartta olursam olayım, onun konserlerine gidebilmek için ülkeyi bir baştan bir başa kat etmek, benim için büyük bir zevkti. Aynı formatta konserine hem Ankara'da hem de İstanbul'da gitmek ne güzel duygulardı. Bunu ancak yaşamak gerekir, sözlerle anlatılmaz.  Yine öyle konserlerinden biriydi. Yıl 1989 ve Tokat'ın Halilalan Köyünde öğretmenlik yapmaktayım. Tek kanallı televizyondan akşam haberlerini izliyorum. Her günkü sıradan haberler arasında; "Zenep Hanlarova Türkiye'de," diye bir haber geçti. Manşet arkasına Ankara-spor salonunda ertesi gün akşam saat 19 00 da konser vereceğini  duyunca, adeta kendimden geçtim. Bu konsere gitmeliydim, ama nasıl gidebilirdim? Çalışmakta olduğum köy merkeze 38 km mesafede ve her hangi bir ulaşım aracımız yok.  Gece yakınımızdaki köye (7 km) yürüyerek gideceğim ve sabah 06:00 da köyden gidecek bir minibüse binmeliyim ki, saat 10 00 gibi tokat merkezinde olmalıyım ve idareden izin almalıyım. İzin almak için masum bir yalan "Anam ağır hasta ve Ankara'ya getirmişler!" söyleyerek izin alıyorum. Saat 13:00 te Ankara'ya giden otobüse yetişiyorum ve 6 saatte Ankara'ya varıyorum. Benim salona gitmem 18:40 oluyor ve 19:00 konserine giriyorum. Zeynep Hanlarova sahneye çıktığında adeta kendimden geçiyorum, bir an boşluğunda sahneye fırlıyorum onun için yaptırdığım çiçeği takdim ediyorum ve mikrofonu istiyorum. Onun için yazmış olduğum, "Oxu Zeynebim oxu, aşıqınam men senin" Veten sensen, torpaq sensen, iste ki bu can senin" diye devam eden şiirimi mikrofondan okuyorum. Ertesi gün İstanbul-Abdi İpekçi Spor salonunda aynı formatta konseri var, ben o konsere de yetişiyorum. Adeta onunla yaşıyor, onunla nefes alıyorum.Tüm dünyaya Azerbaycan müziğini ve kültürünü tanıtmada bir eşi-benzeri olmayan Zeynep Hanlarova, Azerbaycan kültürüne aidiyet duyan bizler için bir nefesti, bir can suyu idi. O dönemleri yaşayanlar için bu gün çok çok özel bir nostaljidir, gönüllerimizin sultanıdır.    

Noyabr 27, 2017 12:15

Türk edebiyatı mı, Türkiye edebiyatı mı?

Türkiye cumhuriyeti, Türk kimliği üzerine kurulmuş bir devlettir. Bu konuda tarihe önemli bir iz düşen Mustafa Kemal Atatürk'ü minnetle anıyorum. Ancak, kendimi bildim bileli  kafamda daima soru işareti olarak yaşamakta olan bir konu var ki, bunun cevabını bulabilmiş değilim. Milli Eğitim müfredatımızda, 20. Asra kadar olan dış Türklerin edebiyatını yüzeysel de olsa müfredata konulmuş  ve Türk Edebiyatı adı altında işlenmişken, günümüzde Türk Edebiyatını  Anadolu merkezli Türkiye Cumhuriyetinin sınırları içine hapsetmesini anlayabilmiş değilim. Geride bıraktığımız yüzyıl içinde dünyada bazı kapalı yönetimlerin bunda payının olduğunu düşünüyorum ancak; özellikle 1990 lı yıllardan itibaren birçok bedeller ödeyerek bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetlerinin var olduğu, iletişimin bu kadar güçlü olduğu günümüzde bu anlayışın devam etmekte olduğunu gördüğümde üzülmekten başka ne yapabilirim, diye kendimi sorgulamaktayım.Türk Edebiyatı denildiğinde benim anladığım ve algıladığım Türk milletine ait olan, özünü Türk olarak gören herkes, eserlerini bulunduğu çoğrafik şartlar altında, Türkiye Türkçesinde yazmamış olsa bile Türk Edebiyatının bir parçası olduğunun vurgulanması gerekiyor. Yüksek öngörü sahibi Mustafa Kemal Atatürk, "Bir gün Sovyetler Birliği dağılacaktır ve bizler ona hazırlıklı olmalıyız." dediğinde, Atatürk sonrasında,Türkiye Cumhuriyeti'nin politikaları bu günün hazırlığında olmamıştır. Şayet olacak olsaydı, Dünya Türklerinin de edebiyatı müfredatımızda yerini almış olurdu, Anadolu Türklüğü de onlar hakkında yeterince bilgi sahibi olurdu.Azerbaycan'a yapmakta olduğumuz gezilerimizde, bir şeyin farkına vardım ki, dünyaca ünlü edebiyatçılarımızdan Nizami Gencevi'yi, Mirza Elekber Sabir'i  Türkiye'de yaşayan Azerbaycan muhaceratından olan bir çoklarımız bile tanımamaktadır. Bu konuda öncelikli olarak biz sivil toplum teşkilatları, üzerimize düşeni yapmalı, çeşitli zeminlerde bu değerlerimiz adına konferans ve paneller düzenlemeliyiz. Sonrasında da Milli Eğitim Bakanlığı aracılığı ile  müfredatlarda yer alması için gerekli girişimlerde bulunmalıyız. Geleceğimizi kültür dokusu üzerine inşa etmek istiyorsak, millet bilincinin toplumumuzun bütünleşmesini sağlayacağına inanıyorsak, hamaset söylemlerinden kurtulup, eyleme dönüştürmek ve de doğru adımlar atmalıyız.Yoksa;  gerçekte olması gereken milli birlikten bahsetmek, hayalden öteye geçmeyecektir. Bir diğer zaafiyetimiz de sivil toplum teşkilatlarını birilerinin tatmin alanı gibi kullanması karşısında sessiz kalmamalı, toplum duyarlılığımızı göstermeliyiz.  

Oktyabr 20, 2017 12:22

İstanbul Azerbaycan Kültür Evi, misyon gezilerine devam etmekdedir!

Azerbaycan'ın Kültür, Sanat, Tarihi ve Doğal güzelliklerinin farkını başta İstanbul olmak kaydı ile, tüm Türkiye'ye tanıtmak amacı ile yapmış olduğumuz çalışmalar istikrarlı bir şekilde amacına uygun yürümektedir. Yapacağımız 5. tur ve bundan sonrasında da şevkle ve de heyecanla yapmayı düşündüğümüz turların artarak devam edeceğini buradan duyurmak istiyorum. Önceliğimiz yaklaşık bir asırdır doğma yurtlarından uzakta kalanlarımıza hasretlerinin dindirilmesi kaydı ile, Türkiye'nin tüm insanlarına Azerbaycan'ın derinliklerinin tanıtılması için misyonumuza uygun faaliyetlerimiz devam etmektedir. Her gezimizin ayrı bir özelliği ve güzelliği ile karşılaşan konuklarımız inanılmaz mutlu bir şekilde Azerbaycan'dan ayrılmakta ve her biri Azerbaycan'ın fahri diasporasına çevrilmektedir. Bizlerin de amacı ve hedefi bu olmalıdır.Hatta, Azerbaycan'da ekonomisini sırf petrole dayalı bir halden kurtarmalıdır. Verimli topraklarını üretime yöneltmeli, tarihi derinliklerini ve doğasını turizme kazandırmalıdır ki, sırf petrole dayalı bir ülke olmaktan kurtulsun.Yapmış olduğumuz gezilerde gözlemlediğim, doğal güzellikleri ve bozulmamış bitki örtüsünün çok özenle ve dikkatlice korunmuş olduğunu, bundan sonra da korunacağını düşünüyorum. Burada doğa harikası bir yerden bahsetmeden geçmeyeceğim. Yeddi Gözel Şelalesi, adeta tabiatın suyu koynunda saklamaya, kollarıyla sarmaya çalıştığı yerden, kurtularak taştan taşa seken ceylanlara benzettiğimi söylemeliyim.  Dağın eteğinden yukarıya doğru basamakları çıktıkça irili ufaklı yedi ayrı şelaleyi görüyorsun. Tüm bu güzellikleri anlatmakla değil, ancak  yaşamakla güzelliğini derk edebilirsiniz. Yeddi Gözel Şelalesinin beni ve benim gibi ziyaret edenleri en çok üzen yanını da buradan ifade etmeden geçmeyeceğim. Ana yoldan köy yoluna girdiğimizde 4-5 KM yolunun çok bozuk olduğu, en azından yollarının basit bir şekilde düzenlenmesi, tesfiye yapılması çok önemlidir. Oraya gelen ve gezmek isteyenlerin sayısını artıracaktır.Elbette, doğal güzelliklerin korunması kadar önemli olan bir başka şey de var ki, bunu da ifade etmek istiyorum. Turizm hizmet sektöründe yetişmiş eleman sayısının artırılması çok önemlidir. İnsanlara turizmin öneminin verilmesi, gerekirse ilkokuldan itibaren müfredata konulması çok yerinde olacaktır. Azerbaycan'ın tarihi, kültür-sanat ve doğal zenginliği,  hizmet sektöründe iyi yetiştirilmiş kadrolarının olması, zaten turizm alt yapısını oturtmuş olan Azerbaycan için mükemmel bir gelir kaynağı oluşturacaktır. Bu konuyu yetkililerin yüksek dikkatine sunuyorum.

Sentyabr 11, 2017 14:02

Herkes vatansever, herkes milletsever?!

Çevremizde olabildiğince hamaset yapanlar ve ahkam kesenler her zaman mevcuttur. Her kimi dindirsek; "vatan" ve "millet" sevgisinden dem vurmakta, bu kavramlar üstünde hiç bir şeyi kabul etmezler. Özellikle bizim ülkelerimizde bu söylemleri sık sık duyarız-okuruz. Türkiye'de ve Azerbaycan'da herkes vatansever, herkes milletseverdir! Bu güne kadar vatanını ve milletini sevmeyenini duymadım, görmedim. Oysa, bizlerin vatan dediği yurtlarımız kan-revan içinde debelenip durmakta, gözyaşı ve zulümle boğuşmakta, ölüm ve de vahşetle kol-boyun yaşamaktaysa, açlık ve sefalet içinde yaşamaya mahkumsa demek ki, burada bir çelişki var... Benim vatanseveri bol memleketim ! Kahramanları çok, hainleri yok memleketim ! Dünyanın en güçlü sloganları bizde, meydanlara sığmayan nutukları bizde, "vatan-millet-sakarya" söylemleri bizde... Ancak; bu milletin geleceğine umutla baktıracak eylemleri görmek mümkün olmuyor. Tarihimize baktığımız zaman, destanı en bol millet biziz. Dünya tarihinin çok büyük bölümünde biz varız. Hatta, bir Fransız tarihcinin dediğine bakacak olursak; "Dünya Tarihinden Türkleri çıkarırsak, Dünyanın tarihi kalmayacak gibi bir şey olur." Yani sizin anlayacağınız, geçmişimiz harikaymış taaa ki, cumhuriyetlerimizin ilânına kadar. Cumhuriyetlerin (Azerbaycan Halk Cumhuriyeti-Türkiye Cumhuriyeti) ilân olunmasıyla milletimizin talihi tersine dönmüş ! O gün bu gündür ki, bu millet kendini doğrultamamış, yurtlarımız düşman ayakları altında çiğnenmiş ! Medeniyet ve dünyanın aydınlık yüzünden mahrum kalmışız ! Şimdilerde yeni yeni millet kendine gelmeye başlamış, gelişmeden ve kalkınmadan nasiplenmeye başlamış ! Tüm bu sonuçlardan sonra, bizler de bir sonuca varıyoruz ki, cumhuriyetlerimizi kuranlar vatansever değil, onlar ülkelerimizi Türk kimliği üzerine kurmakla, dünyanın aydınlık kutbuna yönletmekle bu milletin "YAMAN GÜNE" kalmasına sebep olanlardır!!!

Avqust 25, 2017 15:29

Hüseyin Cavid ömrü…

Hüseyin Cavid, Azerbaycan Edebiyatında bir ekol... Türk edebiyatının çok önemli geçitlerinden birisini teşkil eden ve ömrünü millet yoluna hasretmiş bir değerimizdir. Ben sizlere akademik anlamda onun hayatını ve de yaşamı boyunca neler yaptığını değil, dilimin döndüğünce  buradan; yani benim gözümde, nasıl bir yerde durduğunu anlatmaya çalışacağım.Hüseyin Cavid Türk Dünyasının çok çetin yıllarında, Osmanlı-Rus savaşının ortasına, (1882) Nahçıvan'da dünyaya gelmiştir. Cavid, Nahçıvan'da doğmuş, eğitim amaçlı Tebriz'de, İstanbul'da bulunmuş, Tiflis'te, Bakü'de çeşitli zamanlarda çeşitli işlerde çalışmak adına yaşamış ve milletinin ağrılarını ayrı pencerelerden görmüş, biriktirdiği acıları kaleminin isyan perdesinden damıtmış bir aydınımızdır. Yazmış olduğu eserleriyle Cavid, milli kimliğin toplumun hafızasında diri kalmasını hedefleyen eserler üretmiştir.Burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum ki, Azerbaycan Türklerinin aydınlanmasında, Mirze Fetali Axundov, Hasan Bey Zerdabi, Seyid Ezim Şirvani Ali Bey Hüseyinzade gibi öncü grubu saymazsak, emeği olanların ekseriyetinin doğduğu yıllar 19. Yüzyılın sonlarına doğru olduğunu görmekteyiz. Hüseyin Cavid'de Nahçıvan'da doğup, Tebriz'in derinliklerinden mayalanmış, İstanbul'da suyu verilmiş çelik misali fikrinin doruğuna çıkmış, Sovyet sistemine rağmen Bakü'de düşüncesini hayata geçirme mücadelesini vermiştir.Yüzyıl Türk Dünyasının en çalkantılı ve sancılı dönemi olmuştur. Başta İslam Coğrafyası olmakla birlikte, Turan coğrafyası istila ve işqallerin pençesinde kıvranırken, bunların şahidi olan Hüseyin Cavid, 20. Yüzyılın başları, (1918) "İblis" adlı eserini yayınladığında sanatının zirvesindeydi. Hüseyin Cavid'in şah eseri diyebileceğimiz "İblis" te , "İblis nedir?-Cümle hiyanetlere bais... Ya herkese hain olan insan nedir?-İblis!" dizeleri, insani değerlerin, Batı emperyalizminin kirli emelleri arasına sıkışıp kalmış, devrinin karanlık yüzünü tüm boyutları ve derinliği ile dile getirmekteydi. O dönem içinde Azerbaycan'da aydınlanma, tüm olumsuzluklara rağmen devam etmektedir. Türk dünyasının parçalanmışlığı da bir o kadar hız kazanmıştır. Osmanlı gücü Balkanlarda, Kafkasya'da, Ortadoğu'da savunma hatlarını kaybetmekle kalmamış, Türklük top-yekün katliamlara ve soykırımlara maruz kalmıştı. Ancak, Enver Paşa ve ekibinin son bir çaba ve girişimi sonucu, Azerbaycan'ın kısa süreli bağımsızlığı sonrasında, Sovyet ordusu tarafından işgal edilmesiyle birlikte, bütün aydınlarında olduğu gibi Cavid'in de ağır şiddet ve baskılara maruz kalması onu yıldırmamıştır. Ömrünü milletine adamış olan  Cavid, Türk Dünyasına çok farklı pencerelerden bakabilen, milletin derdini ve sıkıntılarını görebilen ve bunları yüreğinin derinliklerinde hissederek, her fırsatta dile getiren bir düşünce insanıdır. Hüseyin Cavid'de vatan ve millet sevgisi o kadar yüksektir ki, kalemi adeta vatan ve millete duyduğu aşk ateşinin harından fışkıran volkana dönüşmüştür.   Türk kimliğinin varlığına tahammül gösteremeyen Sovyet sistemi O'nun yüreğindeki vatan ve millet aşkının ateşini söndürmek için Sibirya'ya sürse de Sibirya'nın ayazları bile bu ateşi söndürememiştir. O ateş bir asır sonra bu gün, bir meşale gibi halkını ve insanlığı aydınlatmaya devam etmektedir. Bu sonuçtan yola çıkacak olursak; vatan, millet sevgisini kendisine bayrak yapmış ve yürümüş olan her kim olursa olsun, toplumlarının hafızasında ölümsüzleşir, üzerini örtmeğe çalışan güçler olsa da günü geldiğinde milletin yaddaşında canlanır ve yaşatılır, layık olduğu yere konulur. İşte! Hüseyin Cavid de üzeri sırlanmak istenen ancak, nesiller geçmiş olmasına rağmen adeta küllerinden doğarak, Azerbaycan üzerinden, tüm Türk Dünyasını aydınlatmaya başlamıştır. Burada bir şeyi de ifade etmeden geçemeyeceğim:  Tüm Türk dünyasını hedefleyen, yüksek idealler uğruna varlığını kurban vermiş böylesi değerlerimizin sadece Azerbaycan sınırları içerisine sıkıştırılıp kalmasına seyirci kalmamalıyız. İstanbul Azerbaycan Kültür Evi olarak biz, Azerbaycan derinliklerinin ve böylesine güçlü aydınlarımızın tanıtılması için samimiyetle ve de tüm gücümüzle çalışacağız. Affınıza sığınarak burada düşünce bazında farklı bir pencere açmak istiyorum: Hüseyin Cavid, "ben" merkezli bir düşünceye sahip olsaydı ve İstanbul'da kalsaydı veya her hangi bir batı ülkesine giderek onlarcası gibi Azerbaycan'a dönmeseydi ya da geriye dönmekle birlikte burada sisteme karşı değil, sistemin şairi ve kalemi olsaydı ; yaşadığı faciaları yaşar mıydı? Sanırım yine güçlü bir şair olurdu ama,  sadece devrinin şairi olurdu...                            

Avqust 15, 2017 14:42

Türkçülük mefkuresi…

Iİ YAZI 19.Yüzyılın ikinci yarısında, Kafkas Şeyhülislamı Salyanlı Şeyh Ahmet, Göktürkler hakkında çeşitli araştırmalar yapmış ve bu konuda bir makale bile yazmıştır. Yüksek seviyeli bir din adamının, Milli kimlik çalışması yapması ve dolayısı ile milliyetçi bir şeyhülislam olabileceğini bu gün bile düşünemezsiniz. Aynı zamanda bu zatı muhteremin yetiştirmesi olan Ali Bey Hüseyinzade, diğer bir adıyla Ali Turan'dır ki Ziya Gökaplerin "HOCAM" diye övünçle bahsettiği bu kişi de Azerbaycan Türklüğünün 20. Yüzyıl aydınlarındandır. 1894 Yılında Azerbaycan'dan İstanbul'a Tıp eğitimi için geldiğinde, Türkçülük fikirleriyle dolu dolu gelmiş ve İstanbul'da talebeler arasında bu fikirlerini yaymıştır. Balkanlardaki milliyetçilik akımlarının Ruslar tarafından Osmanlıyı çökertmek amacıyla desteklenmesi karşısında özellikle Balkan Türklerinde güçlü bir zemin bulmuştur. İşte o dönemlerde Selanik'te olan Enver Paşa da Mustafa Kemal de ve daha nice subay okullarında olan gençler de Ali Bey Hüseyinzade'nin Türkçülük fikrinden bir şekilde etkilenmişlerdir. Hatta, Osmanlı'da Türkçülük fikrinin doğması Osmanlıyı etnik olarak parçalamak amacıyla değil, özellikle Balkanlarda etnik milliyetçilik tarafından kan kaybetmekte olan Osmanlıyı savunma amaçlı bir savunma maksatlı girişimdir. Ayrıca Azerbaycan Coğrafyasında yaşamakta olan Türklerin milli kimlik bilinci tüm diğer bölgelerden önce olmuştur. Çarlık Rusyasında "üçüncü sınıf" vatandaşlığa karşı verilen mücadelede Türk adıyla kendisini ifade edenlerin de öncelikli olarak Azerbaycan Türkleri olduğunu görmekteyiz. Diğer boylar boy adları ile kendilerini ifade ederken, örneğin; Kazak, Tatar, Özbek, Türkmen, Kırgız vs., Azerbaycan Türkleri kendilerini Türk olarak ifade etmektedirler. Hatta ilk olarak kimliklerine Türk adını yazdıranların da Azerbaycan Türkleri olduğunu unutmamak gerekir. Türkçülüğün babası olarak İsmail Gaspralı'nın bilinmesini saygı ile yad ederken, O'nun medyatik kişiliği ve tüm Türk dünyası ile ilişkilerinin güçlü olmasından olduğu kanaatindeyim. Tabiidir ki Çarlık Rusyasının bir parçası olarak, Azerbaycan'da yaygınlaşmış olan Türkçülük fikrini Balkanlar üzerinden Osmanlıya taşıyanların başında İsmail Gaspralı gelmektedir. Türk hikayelerinin başlangıcı diyebileceğimiz Dede Korkut hikayelerinin doğduğu coğrafyanın da Azerbaycan olduğunu düşünecek olursak, bu toprakların Türk kültürünün derinliklerini özünde barındırdığını da söylemek sanırım gerçeklerden uzak olmayacaktır. Tüm bu yukarıda saydıklarıma dayanarak; Türk kimliği ve Türkçülük düşüncesinin çıkış noktası ve mayalanması Azerbaycan Coğrafyasında olmuş, Kırım üzerinden de Balkanlara sirayet etmiştir desek abartmış olmayız. böylelikle, Osmanlının yıkılışına amil olan Türkçülük değil, tam tersine Osmanlının dağılma sürecini gören Türkçü düşüncelerin çabalarının sonucunda, parçalanan ve dağılan bir imparatorluğun yerinde milli bir kimliğe dayalı, Türk kimliği üzerinde bir cumhuriyet yükseltenler de Balkanlarda yaşamış oldukları faciaların içinde mayalanmış Türkçülerdir. Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini milli kimlik üzerine kurması yine Azerbaycan merkezli Aydınlardan Ahmet Ağaoğlu ve Ali Bey Hüseyinzade'nin kuramcılığından istifade etmiştir. Bu iki fikir adamının da hem Azerbaycan'ın kuruluşunda, hem de Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda çok değerli katkıları vardır. Bunun en bariz örneği de Türkiye cumhuriyetinin ilk on yılında Mustafa Kemal Atatürk'ün danışmanlığını yapan Ali Bey Hüseyinzade mütevazi, aynı zamanda iyi bir akademisyendi. Şunu da belirtmeden geçmeyeyim; Ali Bey Hüseyinzade, Türk Ocaklarının kurucularının başında gelenlerdendi. Dolayısı ile Türkiye Cumhuriyetinin "TÜRK" kimliği üzerine kurulmasında ve Anadolu Türklüğünün milli kimlik bilinçlenmesinde Azerbaycan aydınlarının çok önemli katkıları olduğunu söyleyebiliriz. Bunu cumhuriyet tarihindeki kaynaklarda da görmek mümkündür.    

Mart 30, 2017 16:06

TÜRKÇÜLÜK MEFKURESİNDE AZERBAYCAN’IN YERİ VE ÖNEMİ

I YAZI Türklerin tarihteki milletleşme sürecinin değerli dil bilimci Profesör Firudin Ağasıoğlu (Celilov)nun Urmu Teorisinde ifadesini bulan MÖ. 2500 yıllarında Hazar Denizinden başlayan, Mezopotamya'yı kapsayan ve Doğu Anadolu Bölgesinin bir kısmını da içine alarak Kut Eli devletinin oluşumu ile başladığını söylemek gerek. Aynı zamanda bu teori biz Türk milleti için de büyük önem arz etmektedir. Söz konusu coğrafyanın bu gün Azerbaycan diye adlandırıldığını da sanırım söylemeye gerek yoktur. Bu tezin dikkate alınması gerektiğini ve de Türklerin Orta Asya'dan Anadolu'ya ilk kez gelmediğini, tam tersine daha önce bu coğrafyada yaşamaktayken çeşitli sebeplerle Orta Asya'ya gitmiş olduklarını, Bin yıllarında tekrar geriye dönüş olduğunu ifade etmektedir. Daha sonrasında yine 17.Yüzyılda adı konulmamış bir Türkçülük Hareketinin başlangıcı diyebileceğimiz Nadir Şah Avşari'den bahsedebiliriz. O da Yine Azerbaycan Türklüğünün, tarihte bir çok ilkleri yapmış önemli bir devlet adamıdır. Göktürklerden sonra ilk kez Azerbaycan topraklarından Mugan'da bir kurultay yaparak şahlığını ilan etmiştir. Aynı kurultayda Türk milletini ayrıştırmanın önünün kesmek için İslam inancının mezhepler konusundaki ayrılıklarından kurtulmak gerektiğini Osmanlı İmparatorluğuna elçiler yollayarak, "Din alimlerinin bir araya gelerek, İslam inancını ortak bir noktaya getirmek gerektiğinin" altını çizmiştir. Ayrıca; Nadir Şah Avşari, Türklüğün birbirini kırmasının önünü birçok yerde kesmekle kalmamış, Rusya'nın Orta Asya bozkırlarına inmesinin önünü kesmek için Kazakistan'a sefer düzenlemesi de, İngilizlerin Hindistan'ı sömürgeleştirmesini engellemek için Hindistan seferi de bilinçli yapılmış bir hareketti ki Hindistan'da hakim güçler yine Türk olan Babür Şah soyundandı. Nadir Şah hayatta olduğu sürece söz konusu topraklara ne Ruslar ne de İngilizler girememiştir. Hatta, Osmanlı İmparatorluğunun düşüşe geçtiği zamanlar olmasına rağmen ki, Nadir Şah'ın en güçlü zamanlarıdır asla Osmanlıya karşı savaşa girişmemiştir. Sadece kendi topraklarına karşı Osmanlı Paşasının saldırması ve Bağdat'ı işgal etmesi karşısında, Bağdat'a yürümüş ve Bağdat'ı aldıktan sonra daha ileriye gitmemiştir.

Fevral 17, 2017 13:58

21 yüzyılın eşiğinde dünyanın 25 yıllık utancı

Yıl 1992,  25 Şubatı 26 Şubata bağlayan gece ve o güne kadar dünyanın habersiz olduğu bir şehirde, insanlığın ayaklar altına alındığı bir gece yaşanmaktaydı. Bu şehir bir faciayla tarihe düşerken, bir milletin soysuzluğunu dünyaya haykırarak, adeta tarihin tekerrürünün de ispatıydı.   Yaşlı, kadın, çocuk denilmeksizin tüm şehir sakinlerinin kurbanlık koyun gibi boğazlandığı, ölümün kurtuluş olarak görülebileceği bir vahşetin yaşandığı, vicdan sahibi her insanın ruhunda derin izler bırakacağı muhakkaktır. 21.Yüzyılın eşiğinde Hocalı denilen küçük bir şehirde insanın havsalasının almayacağı bir kıyım yaşanmıştı. Şehir tüm yaşayanları ile birlikte yok edilmişti. Artık Hocalı diye bir şehir yeryüzünden silinmişti. Yüz yıl önce yine o coğrafyada ortaya çıkan Taşnak-Ermeni vandalizmi, önce Anadolu'da, sonrasında ise Azerbaycan'ın tamamında kan ve vahşetin en akıl almaz yöntemlerini kullanarak nefret ve kin kusmuştu. Yine aynı emellerini yaklaşık üç kuşak sonra Azerbaycan'ın kadim yurt yerlerinden olan Karabağ'da- Hocalı'da hayata geçirmişti. Çocukluğumda bu tür yaşanmışları anlatan yaşlılarımızdan dinlediğim zamanlar olmuştu ve onların anlatımlarını abartılı bulur ve insanın insana bunları yapamayacağını düşünürdüm. Oysa, bu gün bunların canlı şahitlerine dönüşmüştük. İnsanı  yaşlı ve ya kadın hatta çocukta olsa rehin alabilirsiniz, esir edebilirsiniz, eziyet edebilirsiniz hatta  öldürebilirsiniz ancak; onu onursuzlaştıramazsınız. İnsani değerleriyle oynayamazsınız. Şayet bunu yaparsanız, insanlık suçu işlemiş olursunuz ki bunun hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Uluslararası mahkemelerde yargılanması ve hüküm giymesi gerekir. Ne yazık ki Taşnak Ermenileri bu suçları fazlasıyla işlediler. Rehin aldıkları sivilleri toplu olarak katlettiler, derisini soymaktan tutun, gözlerini çıkarmak, kulağını kesmek, kadınların göğsünü kesmek, tecavüz etmek, daha burada ifade edemediğim, insanı onursuzlaştıracak bir çok şeyi çocuklarının gözleri önünde yaptılar. Vandalizm öylesine had safhaya çıkmıştı ki, öldürdükleri insanları bir yere toplayıp, yakarak yok etmek için "GAFLAN" diye bir örgüt bile kurmuşlardı. Bunu yapmaktaki maksatları ise, geçmiş yüzyılda yaptıkları katliamları toplu mezarlara doldurup kapattıkları için bu gün tesadüfen ortaya çıkmakta ve o gün yaptıklarından ötürü cevabını verememekteler. Bu gün yaptıkları vahşetin izlerini tamamen ortadan kaldırmak için cesetlerin yakılması en temiz işti. Bu durum yanılmıyorsam, Fredrigue Lengaingne adlı Fransız bir gazetecinin o günlerde kaleme almış olduğu haber yazısında şöyle ifade bulmuştu: "Karabağ'da Ermeni birlikleri ile birlikte  savaş alanını görüntülemekteydim. Ermeni askerlerinden Gaflan adlı bir yapı oluşturulmuştu. Bu grubun görevi,  işgal edilen bölgede öldürülmüş olanların bir yere kümelenip yakılmasını sağlamaktı. Bir ara ölenlerin toplandığını ve toplanan ölülerin üzerine gaz döküp yakıldığına şahit oldum. Son anda 9-10 yaşlarında bir kız çocuğunu getirdiler, henüz ölmemişti, onu da yakılan ateşin üzerine attılar ve o kızın çığlıklarını duyar gibi oldum. Bu gün bile o çığlıklar kulaklarımdan gitmedi..."Yukarıda sözünü ettiğim haber mahiyetli ve yayınlanmış böyle bir delil varken, ortada 4500 kişiye yakın kayıp var. Nasıl oluyor da  Hocalı Soykırımı 613 kişinin öldürülmesi ile sınırlandırılıyor? "Şayet elimize gelen öldürülmüş ceset sayısı bu kadardır ancak, 25 yıldır hakkında haber alamadığımız sivil insan sayısı 5000  kadardır", denilmesi daha doğru olmaz mıydı? her açıklamada söz konusu Gaflan örgütünden neden bahsedilmez, bunu anlamak mümkün değil...Sözlerimi çokta uzatmak istemiyorum, 26 Şubata doğan Güneş balçıkla sıvanmaya çalışmaktadır. İnsanlığın utancı olarak, insanlığı onursuzlaştıranların zafer diye nitelediği bir anlayışın hakim olduğu dünyaya sesleniyorum, Hocalı'da dökülen masum insanların kanı tüm insanlığın ellerine bulaşmıştır, bu kanın temizlenmesi için HOCALI'YA ADALET kampanyası çerçevesinde insanlığı samimiyete ve göreve davet ediyorum. Tüm katledilen Hocalı sakinlerinin ruhları şad, bir milyon göçkün sivillerin geçte olsa yurtları azat olsun...  

Fevral 6, 2017 12:06

Hollanda’da Karabağ yargılanıyor…

İlhan Aşkın, yaşadığı elli yıllık ömründe aklının erdiği günden bu güne kadar Azerbaycan-Türkiye adlı ikiz vatanın aşığı az sayıda  neferlerden biri olarak bu güne kadar yaşamış. Bir çokları tarafından "Git, işinle-ekmeğinle ilgilen..." tarzında söylemlere kulaklarını tıkamış ve yağmur-çamur demeden dava dediği yolundan yürümüş. yine bir 26 ŞUBATta, Hocalı Soykırımının yıldönümünde, yaşanılmışların acısı ile "Ermeniler Karabağ'ı terk etmezse, Karabağ Ermenilere mezar olacak!" sözünü söylemiş, Ne mi olmuş? Avrupa'nın çifte standardı yüzünü göstermiş ve yukarıdaki sözü söylediği için yargılanmasına karar vermişler. Hani "Adalet Divanı !"nın olduğu yer var ya, İşte ! O ülkede, Hollanda'da yargılanacak. Tüm bunlara eminim siz de benim gibi şaşırmadınız. gerekçe neymiş; insanları tehdit etmekten ve düşmanlığa sevk etmekten suçlanıyormuş. Şahsen ben, sevgili hemşerimin bu davadan yargılanmasını onun apoletleri olarak görüyorum. Öyle bir apolet ki, bu parayla-pulla alınmaz, hatır gönül ilişkileriyle verilmez. Yürekli adam  işidir, sevda işidir. Tüm bunlar bir yana; bir de madalyonun bu yüzüne bakalım. Duyduğum kadarıyla bu kardeşimizin; mahkemede kendisini savunacak avukatı bile yokmuş... Ne acı ki, yıllardır dava peşinde koşturmaktan, bir işçi maaşı ile geçimini temin etmekte bile zorlanırken,  imkansızlıktan bir avukat tutmakta zorlanıyormuş. Avrupa'da Azerbaycan bayrağını her platformda en yükseklere kaldıran birisi olarak, acaba diasporadan gelen paraları nereye harcadı, diyemiyorum çünkü; öyle bir şey kesinlikle yoktur. Onun gibi muhaceratta yaşayanlara birileri hep üvey evlat gibi bakmaktadır. Söz sanatında, mangalda kül bırakmayanlar, vatan-millet söylemini dillerine pelesenk edenler, Azerbaycan bütçesinden pay alanlar; işte! Aklanmanız için size bir fırsat, gün bu gündür, Karabağ savaşı bu gün Hollanda mahkemelerinde yargılanmaktadır. Orada yargılanmakta olan İlhan Aşkın değil, orada yargılanmakta olacak Azerbaycan'ın mazlumluğudur, orada yargılanacak olan 25 yıldır işgal altında olan "Karabağ'ın Ruhu"dur. Şayet, o mahkemede İlhan Aşkın yalnız olursa, sahipsiz kalırsa, Karabağı yine kaderine terk edip kaçmış olacağız. Bu Azerbaycan'ın adına kara bir leke olarak tarihe geçecektir. O tarih, ikinci Karabağ mağlubiyeti olarak bizlere bir utanç daha yaşatacaktır. Taşnak ermeni zihniyeti karşısında Türk dünyası bir mağlubiyet daha alacaktır. Bu aynı zamanda Türkiye sevdalılarının da dikkatine sunulur.

Noyabr 10, 2016 14:36